RADYO 7'DEN KAHRAMAN TAZEOĞLU İLE SOHBET

Sitemizin hazırladığı bu söyleşiye buradan ulaşabilirsiniz :)

 

simeranya
Çabalı Üye

Çabalı Üye

Bafra İmam Hatip Lisesi'nin 30. yılı etkinlikleri nedeniyle ilçemize gelen Radyo7 Maviada programcısı Kahraman Tazeoğlu ile radyoculuğu, şiir dinletileri ve biraz da özel hayatına dair samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Program öncesi sitemiz www.mnazim.com adına sorularımızı yanıtlayan Kahraman Bey’e teşekkür ediyor ve sizleri bu samimi sohbet ile baş başa bırakıyoruz.
Röportaj: HATİCE ADALAR




— Merhabalar Kahraman Bey, öncelikle ilçemize ve okulumuza hoş geldiniz demek isterim.
— Teşekkür ederim Hatice Hanım. Milli Eğitim Müdürlüğü’nden benim bir iznim var, İstanbul’da bütün okullarda konferans veriyorum, şiir dinletileri filan oluyor;
15540 öğrenciye ulaşmışım bu dönem. İmam Hatip Liseleri de var bunların içinde ama gittiğimde en rahat ettiğim okullar İmam Hatip Liseleri, en iyi orda dinliyorlardı.

— Sorumun biri buydu…
— Öyle mi? (Gülüşmeler) Cevabı verdik şimdiden…

—İmam Hatip’leri nasıl buluyorsunuz diyecektim, çünkü radyodan dinlediğim kadarıyla biliyorum diğer okullara da gidiyorsunuz. İmam Hatipleri nasıl kıyaslarsınız?
— Gittiğim her yerde İmam Hatipli farkını ortaya koyuyor, bir kere her şeyden önce bir terbiye var. Diğer okullardaki öğrencileri de çok da kötülemek istemiyorum ama hani genç dersiniz, gençliğine veriyorum dersiniz ama imam hatipli de genç…
Sadece şunu gördüm imam hatip liselerindeki erkek öğrenciler biraz haşarı, kızlar daha mazbut, erkekler biraz haşarı ve çok böyle şiirle falan ilgilenmiyorlar. Kızlar daha duygusal daha romantik, onlar daha bir ilgililer, daha hoş dinliyorlar, daha güzel dinliyorlar ama dediğim gibi İmam Hatip Liseleri’ne gitmeyi tercih ediyorum daha çok. Çünkü daha böyle ciddiyetle dinlendiğimi hissediyorum ve öğrencileri karşımda görüyorum, gözlerine baktığımda nasıl dinlediklerini görüyorum; can kulağıyla mı dinliyorlar yoksa dersten kaçmak için mi oradalar, hemen anlaşılıyor yani.

—Peki, siz İmam Hatipli misiniz?
—İmam hatipli değilim işte, herkes onu soruyor bana, aslında fahri İmam Hatipliyim.

—O zaman İmam Hatip mensubu diyebilir miyiz sizin için…
—Evet, öyle diyebiliriz. Ben bugünkü adı, 12 Eylül ihtilalinden sonra Kenan Evren lisesi olan eski Kadıköy lisesinde okudum. İhtilalden sonra adı değişti, ee biz ihtilal falan gördük tabi. Ama dediğim gibi fahri olarak kendimi İmam Hatip Lisesi mezunu olarak düşünüyorum; zaten bana en çok sahip çıkanlar da onlar, bu anlamda Abilerini çok seviyorlar ben de onları çok seviyorum.

—İhtilalden bahsettiniz, ihtilal gördüğünüze göre daha önce doğumlusunuz. Bildiğim kadarıyla doğum tarihinizin ay ile bir ilintisi var, sizce bunun üzerinizde bir etkisi var mı?
—Şöyle değerlendiriyorum; sanırım o iki astronot ben doğdum diye kaçtı.

—(Gülerek) Böyle bir cevap beklemiyordum…
—Ve kaçabilecekleri en uzak yere kaçtılar. 1969 yılının ağustos ayında doğdum ve ilk kaçanlar da onlardı.

—Bu arada ben de aslan burcuyum.
—(Gülerek) Öyle mii? Ben 10 ağustos doğumluyum, iyidir yaa aslan burçları…

—Ben de severim aslan burçlarını, diğer burçların pek farkında değilim zaten.
—Öyledir, aslan öyledir.


—Size sadece bu kadar mı etkisi oldu? Mesela doğum tarihinizde dünya dışa açıldı siz de geziyorsunuz sürekli.
—Evet, füzeyle olmasa da geziyorum. Tabi şimdi ağustos sıcak bir ay, o sıcaklık da bana yansımış; mesela sürekli gülen bir insanım, güler yüzlüyüm. Aileden de geliyor, bizim bütün ailemiz böyledir. Rahmetli babamdan tutun da en küçük kardeşime kadar ki; -biz çok kardeşiz- bu böyledir. Eve gelen şaşırırdı; kapı açılır bütün bir aile böyle gelene gülüyor.

Böyle bir ailenin mensubuyum; baba Bayburt, anne Ordu. Sonra Ordu’dan Samsun’a geçmişler. O ağustos ayının sıcaklığı işte bu şekilde yansımış herhalde, kendi kendime öyle diyorum ve bu yanımı da seviyorum, yani gülmeyi seviyorum, güler yüzlü olmayı seviyorum. Her ne kadar ciddi programlar yapsam da, nihayetinde o program üç saat gerisi bana ait. Geriye kalan yirmi bir saat hayatın içindeyim.

—Bayburt’la ilişiğiniz devam ediyor mu?
—Aslında İstanbul’da doğdum ve İstanbul’da büyüdüm, ne annemin memleketini ne de babamın memleketini görebildim ama ikisini de görmeyi çok arzu ediyorum; hem Ordu’yu hem Bayburt’u…

—Ordu Karadeniz’de, Bayburt biraz daha Doğu gibi… Acaba kültürel etkileşim nasıldır?
—Bayburt, Erzurum ile Trabzon arasında bir yerlerde, yani Karadeniz kültürü ile Doğu kültürünün arasında kalmış bir yer, akrabalarımdan biliyorum fakat hiç gitmedim. Aslında Bayburtlunun farklı bir yapısı vardır ama ben hiç görmedim. Gümüşhane’ye oranla da daha yeşil olduğu söyleniyor.




—Peki, radyoculuğa dönelim, Radyo 7’de görev yapıyorsunuz, ne kadar oldu?
—Radyo 7 de altı yıl oldu, zaten radyo kurulalı da yedi yıl oldu, ben bir yıl sonra geldim.

—Sizin radyoya geldiğiniz dönemi aşağı yukarı hatırlıyorum, yeni transfer olmuştunuz ve televizyona da çıkmıştınız…
—(Gülerek) A evet tebrik ederim sizi, vallahi bravo, ben bile unutmuştum. Evet, başka bir radyodan transfer olmuştum

—Hatta sizi izlerken, acaba Radyo 7’ye uyumlu olacak mı diye merak etmiştim?
—Ben radyo 7 yi çok sevdim, hâlâ da öyle. 1993 yılında radyoculuğa başladım, birçok radyoda görev yaptım ama radyo7 benim evim gibi. Şöyle diyebilirim bu mesleğin içinde, meslek devam ederken ben radyo7 de emekli oldum; yani huzuru bulduğum yer. Nasıl ki insanlar emekli olur ondan sonra o huzuru yaşarlar, tadını çıkarırlar ben de o çetrefilli radyo ortamından huzurlu bir radyo ortamına geldiğimde görevimi sürdürerek yani çalışarak emekli olmuş sayıldım.

—Mutlu musunuz?
—Çok mutluyum, radyomu çok seviyorum. Her şeyden önce radyonun bir duruşu var.

—Var mı?
—Var tabi, siz bakmayın son dönemlerde biraz popüler müziğe kaydığımıza. O müziklerin içindeki sözler tek tek inceleniyor manevi değerlerimize, inançlarımıza aykırı cümleler varsa onlar kesinlikle yayınlamıyor ve bu mekanizma radyo 7 kurulduğu günden beri devam ediyor. Örf, gelenek-görenek adetlerimizi rencide edecek hiçbir eser çalınamaz Radyo 7’de. Duyamazsınız yani öyle şarkılar.


—Biz dinleyiciler biraz değişim olduğunu düşünüyoruz.
—Evet değişim oldu, bu şundan ötürü oldu siz Radyo7 yi seviyorsunuz, dinliyorsunuz, İslami kesimin aslında yüz aklarından biridir Kanal7 ve Radyo7. E bu kurumların ayakta durmasını istersiniz, değil mi? Nasıl ayakta duracak, reklâmla; siz o şarkıları çalmadığınız zaman firmalar, ajanslar size reklâm vermiyor, siz reklâm alamayınca da ayakta durabilme şansınızı yitiriyorsunuz.

—Sadece şarkılar açısından düşünmedim, sanki duruşunda bir değişiklik var gibi geliyor.
—Yok, bizim mesela haber bültenlerimizi eğer takip ediyorsanız diğer radyoların vermediği haberleri veririz, biz orta doğudan haberler veririz, dünyanın öbür ucundaki müslümanların çektikleri acıları haber yaparız, Arap gazetelerinden haberleri alırız. Hiçbir radyo bunu yapmaz.
Biz hava durumunda bile Mekke’nin hava durumunu söyleriz, bunu Türkiye’de yapan başka radyo yok.

—Biraz da özel hayatınıza değinelim, evli misiniz?
—Evliyim

—Evlendiğinizi gizlemediniz mi, hani ünlü kişiler popülariteleri gider düşüncesiyle gizler.
—Yok. Hayır, ben dinleyicilerimi düğünüme davet ettim. Hatta yayınlarım da sıkça olmasa da arada bahsederim eşimden, bazen böyle gittiğimiz yerlere eşimle birlikte giderim, eşimi de çağırırlar döndüğümde anlatırım. Mesela nasıl buradan gidince anlatacağım burayı, böyle anlattığım zaman eşimden de bahsederim; hatta dinleyicilerin çoğu eşime de şarkı armağan eder; “Arzu Hanım’a da işte bu şarkıyı gönderin, Arzu Hanım’a çok selam” derler. Eşim dinlemese de ben söylerim yani.

—Öyle bir söylenti gelmişti kulağıma onun için sordum…
—Gizleyen insan dinleyicilerini düğününe davet eder mi hiç ve kaç kişi geldi biliyor musunuz? İnanamazsınız, hiç tahmin etmiyordum. Böyle pek özel hayatını anlatan bir adam değilim belki ondan da kaynaklanıyor olabilir, yani daha çok yaptığım işle ön planda olmak istiyorum.


—Dilerseniz biraz da Araz’dan bahsedelim, bu aralar Araz ve Neslihan çok meşhur. Neslihan’ın Araz’a yaptığı beste…
—Evet, bu ara öyle bir şey oldu, internette falan baktım bir sürü insan şarkıyı indiriyor forumlarda konuşulmaya başlandı. Onun çok ilginç bir hikâyesi var, biraz sonra programda anlatacağım Araz’ın hikayesini. Radyoda pek anlatmıyorum, gittiğim yerlerde anlatıyorum.

Şarkıya dönersek, bir gün Neslihan konuk olmuştu programıma. Neslihan’ın ses tınısını çok beğeniyorum ben, çok seviyorum, yaptığı besteler de çok iyi; özelikle “Esma” diye bir şarkısı var. Belki duymuşsunuzdur. Programdan sonra Araz’ı armağan ettim kendisine, tabi bir yandan da merakla bekliyorum yorumlarını. Bir gün Neslihan bir mesaj attı bana, dedi ki; “Kitabınızı okudum, yorumumu bekliyorsunuz biliyorum ama ben yorumumu beste olarak yaptım.”
Ben tabi çok şaşırdım. Aradan birkaç gün geçti, bir gece pat babası ile kalktılar stüdyoya programa geldiler ve canlı olarak ilk orda söyledi Araz’a yaptığı besteyi. Tabi böyle tüylerim diken diken oldu dinlerken. İkinci albümde de inşallah onu aranje edecekler.


—Bizim internetten indirdiğimiz beste değil mi?
—A evet, siz de indirdiniz mi? Var mı siz de? İlk olarak programda canlı okumuştu Neslihan.



—Sizin bir de şiir albümünüz vardı, konuşuluyordu “çıktı çıkacak, ne zaman çıkacak” diye. Bu serüven hakkında ne düşünüyorsunuz?
— Albüm çıktı. Fakat biz şunu gördük, dinleyiciler çok istiyorlar “Kaset yapın, albüm yapın falan” diyorlar. Biz de albüm yapıyoruz ama ondan sonra sahip çıkmıyorlar, ortada kalıyor. Nitekim ben bunu çok iyi yaşadım, kötü bir tecrübeyle yaşadım. Kırmadık insanları, benim öyle bir niyetim yoktur ama yıllardır üzerimde bir baskı vardı. “Albüm yap, albüm yap, abi albüm yap” Albüm yaptık ama albüm depoda duruyor.

—Öyleyse albüm yapmak yerine aslında bunları internetten de bir şekilde yayabilirdiniz, en azından sizin açınızdan masrafsız da olurdu.
— Aslında şöyle, şu anda var internette, o da çok ilginç. Albüm çıktı ama internette yer alıyor. Ben hiç öyle bir şey düşünmedim sadece dinleyicilerin isteklerini yerine getirmek için, her gittiğim yerde yani artık ezilmeyim diye ve hani artık o soru ile muhatap olmayayım diye… “Niye albüm çıkartmıyorsunuz?” sorusuyla muhatap olmamak için yaptım ama sahip çıkan olmadı.

—Peki, siz kimleri okursunuz? Yazmak için okumak gerekir, birikim gerekir.
—Ooo tabi tabi… Şimdi dil olarak Kürşat Başar’ı çok beğeniyorum ben, en son “Başucumda Müzik” kitabı benim için harikulade bir eser. Ben bilinenin aksine böyle çok fazla bilinmeyenleri okurum, çok böyle popüler şairler ve yazarlar değildir takip ettiklerim. Ayten Mutlu’dur, Ayhan Bozkurt’tur, Cemil Tunç’tur… Popüler yazarlara karşı bir tavrım var.

—Cezmi Ersöz?
—Cezmi Ersöz de okurum ama artık okumuyorum, kendisini tekrar ettiğini düşünüyorum. Yani Cezmi Ersöz okuduğumda artık yeni bir şey bulamıyorum; cümleye başlarken sonrasını tahmin edebiliyorum, ne diyebileceğini ne yazabileceğini. O yüzden artık Cezmi Ersöz okumuyorum ama gençlik yıllarımda tabii çok okudum Cezmi Ersöz.

—İsminizle yan yana gördüğümü hatırlıyorum, bu nedenle özellikle sormak istedim.
—Tanışıyoruz Cezmi Ağabeyle, çok da iyi görüşürüz. Kendisine de söylemişimdir “Abi kendini çok tekrar ediyorsun.” diye.

—Peki, sizce Araz nedir? Yazanın ağzından bir anlayalım bakalım…
—Araz dünyanın en gerçek masalıdır, Araz bir yaşam biçimidir. Dört harfin yan yana gelmesi ve bunun bir anlamı var, bunun bir karşılığı var, sadece bir isim değildir Araz; onun içindeki anlama biraz bakmak lazım. Benim romanımdaki bayan kahramanın adıdır Araz ve Türk Dil Kurumu sözlüğünden bakarsanız karşılığı “mutluluk” demektir ama o roman mutlu bitmez. Ve ben sunu hep söylüyorum; bu, adının anlamı mutluluk olan birinin hüzünlü ve mutsuz hikâyesinden çıkarılacak şey şudur: Bir önceki kitabımda da yazmıştım “Hayat olduğu gibidir, olması gerektiği gibi değildir.” Bu bir mesajdır.

—Başta sormamız gerekeni sonda soruyoruz, Kahraman Tazeoğlu kimdir?
—(Gülüyor)Kahraman Tazeoğlu, işte o bir garip radyocu.

—Bu kadar mı?
—İnsan kendini anlatamıyor, saatlerce oturup roman yazabilirsiniz, şiir yazabilirsiniz, kendinizi ifade etme biçiminizdir o. Ama bir insanın kendini anlatması başka bir şeydir. Kendimi ifade etmeyi seviyorum, bu şiirlerime ve kitaplarıma yansıyor zaten, bunu seviyorum ben ama kendimi anlatmayı sevmiyorum. İşte başka başka kimliklerle belki… Eylül ayında çıkacak olan bir kitabım var, “Susacak Var” diye, o kitap da “benim” ama oradaki isim Akın Polat; bir yazarın hayatı ama “O, benim.” Bir önceki roman Araz’ın da bir özelliği vardır; bütün romanın içindeki kişilerin adı vardır ama anlatanın yoktur. Oradaki isimsiz kahraman da benim.

—Mnazim.com adına çok teşekkür ederim vakit ayırdığınız için. Kusura bakmayın biraz aceleye geldi, dersime iyi çalışamadım. Röportajımız internette yayınlanacak.
—Estağfurullah, gayet güzel sorulardı. Çok sevinirim.
Çok sağolun, çok memnun oldum tanıştığımıza.

Yorum Yaz