23/5/2009 · Kategori: 5-ALINTILAR

BİLGE KÖYÜ VAHŞETİNİN GERÇEK SORUMLULARI KİMLERDİR?

BİLGE KÖYÜ VAHŞETİNİN GERÇEK SORUMLULARI KİMLERDİR?

Mardin, dünyada eşi az bulunur bir hoşgörü, huzur ve barış şehridir. Bu korkunç facia için Mardin’inin seçilmesi bir şansızlıktır. Mardin bunu hak etmiyor ve aynı zamanda bu olay, bölgeye karşı çok kalleşçe bir tuzaktır.

İnsanlıktan nasibini almayanlar, bukalemun gibi her renge bürünüp, Kürtlerin tarihini, kültürünü, örfünü, adetini, töresini ve yöresini, “olağanüstü hal” koşullarında, çok olağanüstü çabalarla, tüm hile ve tuzaklarıyla iğdiş edip, tüm maddi- manevi varlıklarımızı alt-üst ettiler.

Bölgeye düşman olanlar, Kürdün yüce seciyesini kendilerine sahiplenirken; kendi kirli ve barbar ahlakını, sanki Kürtlerinmiş gibi, tv haberlerinde yarattıkları “şok” haberlerle; %99 bölgemizle ilgisi olmayan uydurma senaryolarda, işledikleri hayali “töre” konularıyla, hem kitlelerin bilincini bulandırıp, hem de bu yoldan kazandıkları haram paralarla köşe oluyorlar. Tahribatları bilinçli ve şovencedir. İşte bu egemen zihniyetin eseri olan Mardin’inin, Mazıdağı (Şemrex) ilçesine bağlı, (Kürtçe adı Zanqırt olan) Bilge Köyündeki vahşetinin asıl nedenini ve müsebbiplerini gizleyerek, olayı Kürt halkına hakaret anlamına varan “töre” , aşiretçilik vb. yalanlarda dolandırarak, halkımızı aşağılık kompleksiyle boğmaya ve onları, kendilerinden nefret ettirmek için baskılamaya çalışıyorlar.

Kürt bölgesinde, devlet eliyle, yaşatılan toprak ağalığı ve buna bağlı olarak varlığını sürdürebilen aşiretçilik ve (kırılmasına rağmen) yer yer uç örneklerine rastladığımız kimi “töre” kalıntıları olsa da; bu köydeki olay ve vahşi katliamının asıl nedeni bunlar değildir. Belki, bunlarmış gibi görünsün diye, süsleme malzemesi olarak kullanılmak istenmektedir. Bu bilinçli bir senaryo ve kalleşçe bir oyundur. Belki olayın müsebbipleri, bu senaryoyu bilinçli olarak, piyasaya yaymak ve halkları bununla kandırmak, kamuoyunu uyutmak istiyorlar.. Kanalları için sahte Tv dizilerine yeni malzemeler çıkarıyorlar.

Bilge/Zankırt köyünde ağalık var mıdır ki, töresi olsun; bir kere bu olayların failleri ve kurbanları olan şu an ki köylüler, bölgeye koruculuğu silah zoruyla dayatan devletin, silahlı çeteleri ve bu köyü işgal edenleridirler. Devlet, zamanında bunları da yanlarına alarak, köyün asıl sakinlerini, koruculuğu kabul etmedikleri için, zorla köylerinden göç etmelerini sağlamışlardır.

Gerçekte bu köy, bitişiğinde “Sultan Şeyhmus” adıyla bir evliya yatırı ve ziyaretgâhı bulunan bir mesire yeri olup, Kürdü, Arabı, Çeçeni, Süryanisi bir arada piknik yaptığı bir barış ortamına sahiptir. Bölgenin en yeşillikli alanlarındandır. Koruculuk o mekanı da kirletmiştir.

“Töre” ve namus diye bir uydurma bahane attılar ortaya; kim niye attı, aslında bellidir, gerçekleri saptırmak amaçlıdır. Önceleri, öldürülenlerden bir gencin deniyor;(kim bu genç, bari bir isim de uydursalardı(!)), saldırgan taraftaki bir kıza deniyor;(hangi kız; ona da bir ad bulamadılar(!)) tecavüz etmiş de, gelin adayı kızcağızı bunun bedeline istemişlermiş de, kavgasını sürdürmüşlermiş de, iş buraya gelmişmiş!.. Yalan. Şimdi de “Şıh Mehmet”in hanımıyla 2 yıl boyunca yasak aşk yaşanmış da (kim onunla yasak aşk yaşamış; bir kadını ve kocasını rencide ediyorsunuz da, failin adını gizlemek mi ahlakınıza zor geliyor(?)) ve güya bu “Şıh Mehmet” o hırsla; “herkesi öldürün, kimse sağ kalmasın” demişmiş!.. Yalan. Eğer “Şıh Mehmet” bunu söylemişse, söyleme bahanesini değil de, asıl nedenin ne olabileceğini sorgulayarak olaya yaklaşmak gerekir. Bu yavan bir gerekçedir çünkü.

Bu olayın, içine maydanoz olsun diye, “kızı karşıya verdirmeme” da olsa, tecavüz de olsa, kişisel rant da olsa, asıl nedeni başka olmak zorundadır; çünkü olayın çapı ve kapsamı bu bahanelerin toplamını aşacak ölçüde, bölge karakterine uymayan adet dışı ve insanlık dışı vahşi bir politikayı barındırıyor.
Bu bir inkâr ve imha politikasıdır; hakları inkâr; varlıklarını imha amaçlıdır. Bu olayın, Kürt sorununda barışçıl girişimlerden söz edildiği, PKK’ nin 1 Haziran’a kadar ateş kestiği, Federal Irak Kürdistan’ında çok geniş katılımlı ve sonuç alıcı karakter sergileyen bir “Kürt Konferansı”nın gündeme geldiği bir döneme rast gelmesi, herkesi çok düşündürmelidir.

Burada, kadınlar ve çocuklar, tamamen masumdurlar; ancak, öldürülen erkekler gibi, olayın faili diye yakalananlar da masum bir geçmişe sahip olmadıkları ortadadır. Bir kere hepsi koruculuğu kabul edip, köyün topraklarına el koymuşlar ve önceki köy sakinlerini göçe zorlamışlar; kimden destek ve güç aldılar; kimin silahıyla bunu yapabildiler bellidir.. Niye yaptılar bunu; “terör”e karşı gelmek ve devlete sahip çıkmak için miydi? Öyle olmadığı açığa çıkıyor..

Diğer sebeplerden birisi, örneğin; oradan geçen petrol boru hattını delip, petrol çalmak yasal mıdır; devletin ekonomisini baltalamak olmuyor mu? Hem de devletin silahları gölgesinde!..

Edinilen bilgiye göre, vahşi katliamdaki evin sahibi eski muhtar Cemil Çelebi, 2003'te akrabaları ile birlikte köyün hemen yakınından geçen BOTAŞ'a ait Kerkük-Yumurtalık ham petrol boru hattını delip, sattıklarıyla kısa sürede trilyonlara ulaşan bir servet elde ediyor. Cemil Çelebi, vahşi saldırıda ölen Ali Çelebi ve Vahap Çelebi ile birlikte tam 2 ay boyunca boru hattından çaldıkları petrolün tankerini 20 milyar liradan satmışlar. Ham petrolü alan şebekeler, boya fabrikası adı altında açılan fabrikalarda petrolü işleyerek akaryakıta çeviriyorlarmış.

Peki bu olaylar, devletin askeri birimlerinden (Jitem vb.den) gizli olması mümkün müdür? Köy yakınındaki karakolun askerleri ve bu korucular, “terörist”lere karşı sürekli keşif ve takipteyken, koca petrol borularını gizlice delmek, köy yerinde kocaman tankerlerle motor gürültüsüyle taşımak ve ancak, zorunlu olarak asfalt yolun üzerindeki karakolun önünden geçirmek mümkünken, petrolü satmaya götürmek nasıl açıklanacaktır? Köylüleri kendi aralarındaki bir rant ile mi; yoksa işin arkasında olası daha geniş çaplı başka bir neden ile mi? Bölgede yine kaos yaratmak gibi..

Vahşetin failleri içinde adı geçen M. Sait Çelebi, bu kaçakçılıktan Cemil Çelebi’den daha çok para kazanmak istemişti, deniliyor. Koruculuk yapan M. Sait Çelebi, köyün JİTEM ile irtibatlı tek “derin” korucusu olarak biliniyormuş. Tehdit ve şantajla kaçakçılığa ortak olan Çelebi'nin JİTEM'deki dostları sayesinde kaçakçılığın kendi leyhinde devam etmesini sağladığı iddia ediliyor.

İddiaya göre, bir gün bu köyde ortaya çıkan rantın paylaşımı konusunda tartışma çıkmış ve Cemil Çelebi, köyde 1 gecede 350 milyar lira dağıtmış, deniyor. Mardin'de 500'er milyara 3 minibüs hattı alan Cemil Çelebi'nin toplam servetinin 3 trilyona ulaştığı da iddia ediliyor. Rant bu kadar büyüktür. Bu konuda, araştırma ve inceleme yapılıyor mu bilmiyoruz; ancak bütün bunlar, bizleri, olayın asıl nedenlerine de götürebilir..

Kaçakçılık nasıl ortaya çıkıyor; 2003 yılıda M. Sait Çelebi, Cemil Çelebi ile rant paylaşımında sorun yaşamış ve M. Sait Çelebi, bir gece kaçakçılığın yapıldığı noktaya sabotaj düzenleyerek, orayı yakıyor. Yangın nedeniyle olaya müdahale eden yetkililer, ancak o zaman petrol kaçırıldığını tespit edebiliyorlar. Yani deşifre oluyor… Yapılan operasyonda, adı geçen 4 kişi ile birlikte Vahap Çelebi de gözaltına alınırken bir astsubay ve bir yüzbaşı da açığa alınıyor. Ancak, her zaman ki gibi, yeterli delil olmadığından kaçakçılık sanıkları yalnızca iki ay hapis yattıktan sonra tahliye edilmişler o zaman.

Bu köydeki korucular, bu vb. rant olayında sadece figüran olabilirler; böyle olaylar çaplarını aşar..
Töre ise, bir başka gülünç bahanedir. Töre, olduğu yerlerde, kız ve oğlan hedef alınır; eğer aileler de karşılıklı çatışmak zorunda kalırlarsa, kesinlikle ( töre kurbanı kız hariç) hiçbir kadın ve çocuklar hedef alınmaz..

Genellikle sevgilisine kaçan Kız ve yasak aşk yaşayan kadın dışındaki tüm kadınlar, (aşiret kültürü geriliğine rağmen) namus ve kutsal sayılır aşiret töresine göre.

Örneğin, iki aşiret silahlı çatışmada, birbirlerinden adam öldürdükleri sıralarda bile, iki tarafın kadınları, eşlerine gıda vb. yardım götürebiliyorlar ve değil onlara dokunmak, onlara laf atmak bile her aşiret için onursuzluktur ve söz konusu o aşireti küçük düşürmek sayılır.

Ya da iki büyük aşiretin kanlı kavgası arasında, barış için, daha büyük aşiretlerin ileri gelenleri araya girip çözemediği bir durumda, bir tarafın sadece bir kadını, ortaya çıkıp, “kofi”sini (başlığını veya baş örtüsünü) çatışan iki aşiret liderinin arasında yere atarsa iş biter, çatışma son bulurdu. Çünkü, o saatten sonra çatışmayı sürdürmek o kadının şahsında “namus”u ayaklar altına almak olur ki, bu da aşiret kültüründe, o aşireti dışlayıcı rezil bir sona götürür...

Diğer bir örnekte, aşiretin öldürmek istediği bir erkek, şayet karısının arkasına saklanır ve ona sığınırsa, öldürülmekten kurtulur. “Töre” denecekse işte Kürt töresi budur .. Yoksa böyle katliamlar töreye girmez, giremez.. Kürt töresi, Türk TV kanallarının uydurma dizilerinde olduğu gibi değildir; o uydurma senaryoları yazanlar kendileri uydurup kendileri oynuyorlar; halkların duygularını sömürüp günü kurtarmaya çabalıyorlar; gerçi bunun da artık cılkı çıktı. Kimi diziler, Kürt bölgesinde ya çekim yapamıyor veya çekilince de film setinde saldırıya uğruyorlar; çünkü yöre halkı, onların senaryolarını kendilerine hakaret sayıyorlar…

Peki aynı köyde yaşayıp akraba olan bu insanlardan nasıl böyle canavar figüranlar çıktı, çıkabiliyor?!..

İşte bunun sosyolojik ve psikolojik nedenlerinin köklerine inmek lazımdır. Burada gerçek bilim adamlarına büyük işler düşüyor. Yerinde, onurlu bir araştırma yapıp, doğruları halka açıklamalıdırlar.

Her şey, devletin Kürt sorununa bakışında ve icraattaki politikalarında saklıdır. Cumhuriyetin başından beri, demokratik olmayan bu devlet, Kürtlerin tarihine, kültürüne, diline, “inkârcı ve imhacı” yaklaşmıştır. İlkokuldan başlayarak, okullarda, yurtlarda ve kışlada Kürtçe konuşmak Kürtlere yasak edilmiştir. Kürtlerden bahsetmek, Kürdüm demek tabu olarak görülmüş; kurala uymayanlar, baskılara, işkencelere, hapislere maruz bırakılmıştır. Bu bir halkın, tarihine, kültürüne, kişiliğine karşı bir devlet terörü değil de neydi? Şimdi, daha yeni kimi gerçeklerin farkına varanlar oluyor; ancak bazıları da bu gerçekler, onları yanıltsın diye, çözüm yoluna da takos koymaya çalışıyorlar.. Ergenekon davasında görüldüğü gibi..

PKK’nin silahlı mücadelesi başlayınca, önlem olarak başvurulan ”Koruculuk” sistemini yerleştirmek ve yaygınlaştırmak için, köylerde yaşanmadık baskı ve zulüm bırakılmadı. Köyler yakıldı, yıktırıldı; Köylülere dipçik zoruyla baskılar yapıldı. Köylüler, ya topraklarını, hayvanlarını, evlerini bırakıp göç edecekler; ki bu durumda malları, mülkleri, davarları, ekinleri diğer (belki hasım) köylerden olan korucular tarafından ordu gözetiminde talan edilirdi veya kendi halkına karşı, kendileri de korucu olurlardı. Bir çıkmazla karşı karşıya bırakılıyorlardı.

Silahı alanlar, pkk’den çok diğer köylerdeki kendilerine katılmayan halka baskı yapmayı görev saydılar.. Diğer köydekilerin birçoğu da ya akrabaları veya önceden dostlukları olan tanıdıklar olurdu. Bu durumda, tanıdıklarına silah doğrultmak zorunda bırakılan korucunun psikolojisi nasıl olabilir?. İğdiş edilen bir kişilik ile iç bunalımlar yaşamazlar mı? Münferit olsa da, kimi köylerde, timler, korucuları nöbete yollayıp, kendi evlerinde namuslarına, kızlarına da el atmışlarmış; evlendirmelerine karar verilmiş kimi kızların, intihara başvurmalarının gerisinde böyle düşürülmüş nedenler de az değildir, denildiğine göre..

Yani korucular, kendi halkına karşı eline devletin silahını alması yetmemiş gibi, gidip kendi köylülerine baskılar yapıyor; o yetmiyor akrabalarını dahi kendileri gibi korucu olmaya zorluyorlar..

Neden; çünkü Kürt halkı, koruculuğu kendisine karşı bir ihanet öngörüyor, onlara “cahş/hain” dedikleri için; koruculuğa mecbur bırakılan korucular da, bu yolda yalnız kalmasın (onları aşağılayacak kimse kalmasın) diye kendi yakın akrabalarını dahi bu işe zorluyorlardı. Bunu yaparken de zaman içinde hiçbir insani kural tanımıyorlardı, her türlü kötülüğe başvuruyorlar... Askerin yanında, sözüm ona “terörist” gizleyebilir bahanesiyle bütün bodur ormanları bile yaktılar.. Başkalarının kızlarına, mallarına, göz dikerken sıra kendi namuslarına gelince, susacak kadar kişilikleri sarsıldı, davacı bile olamıyorlardı.. Koruculuk kalksa bile, onların hepsi belli bir süre terapiden geçmesi gerekir.

Dönüşü olmayan bir yolda, imhacı bir canavara dönüştüler kimi korucular... Nitekim bu olayda da, eski muhtarın silahını bırakıp ticarete atılmaya karar verdiği de söyleniyormuş iddialar arasında.. Geride kalacak olan korucuların ve Jitem’ in olası kirli sırlarına sahip olunca, imha edilmelerine karar verilmiş de olabilir. Zaten saldırganlar, çoluk çocuk herkesin öldürülmesinin gerekçesinde, olayı PKK’ nin üzerine atıp konuyu saptırmak istemelerinin asıl nedeni, eski muhtar tarafının koruculuk silahını bırakmak istemeleri de pek ala olabilir… Karakol beş dakikalık mesafedeyken ve silah sesleri orada duyulabiliyorken; üstelik olayın mahiyeti karakola anında haber verilmişken, yanlarında nöbet tutan o köyden bir korucunun ikazına rağmen neden askerler müdahale etmediler ve ancak iki saat sonra olay yerine gidebildiler?!.. Zaten köydeki tüm silahla tarama olayı da on beş dakikalık bir süre içinde son bulmuştu. Karakolu töhmet altında bırakmak istemiyorum ; ama acaba herkesin öldürülmesi ve geride kimsenin sağ bırakılmaması mı beklenilmişti?! Umarım sorgularda karakol aklanır veya onları yanıltan varsa o da ortaya çıkarılır...

Soruşturmada örfü adeti, töreyi, kişisel rant vb. dışarıya karşı göstermelik olan saptırma bahaneleri bir yana bırakalım da; belki bunlardan da hareketle çok yönlü sorgulamalarla, olayın asıl nedenlerine ulaşmak gerekir.. Çünkü, bu olayda, eğer geride tanık kalmayıp olay PKK’ in üzerinde kalsaydı, nasıl bir toplumsal kaos gelişecekti ve nasıl bir askeri infial yaratılacaktı, bunu görüp, iyi düşünüp, değerlendirerek, doğru gerekçeleri bulmak için bu olay çok yönlü sorgulanmalıdır..

Bilinmelidir ki, Kürt halkı böyle bir “töre”yi üstlenmiyor; bunu kimler uyduruyorlarsa bu “töre”nin uygulayıcıları da onlardır..

Lanet olsun ve nefretle kınıyorum!.

M.Nazım Güler

Yazının kaynağı burada



Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

2/4/2009 · Kategori: 5-ALINTILAR

GÜNDEME DAİR DÜŞÜNCELER




GÜNDEME DAİR DÜŞÜNCELER

Seçimlere yaklaşırken memleket gündemi kriz ile yoğruluyor, fakat yine de bir sukunet hakim. Son yedi yılda Türkiye'nin geçirdiği süreç ilerde bilimsel tez olarak incelenecek, sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve siyasal alanda ciddi çalışmalara kaynaklık edecektir.

5 Nisan krizi, 2001 krizi ve 2009 krizi kıyasalandığında toplumsal reaksiyon farkı ciddi akademik araştırmaların malzemesi olacaktr. Bu mevzuya "teğet" bir dokundurma yaptıktan sonra ikinci olarak silopi asit kuyularına değinmek istiyorum.

"Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz" felsefesindeki CHP anlayışı aradan geçen yıllara ve gelişen çağlara rağmen bu ülkenin değişmez sessiz yasası hükmünü korumaktadır. İktidarda kimin olduğu mühim değildir; aslolan, bu yasanın sessiz sedasının hükmünü sürdürüyor olmasıdır.

Ergenekon davası sürecinde ve daha öncesinde yıllardır DTP ve bazı bağımsız milletvekilleri ile Refah Partili vekiller (mecliste ilk olarak gündeme getiren RP milletvekili Mehmet Fuat Fırat) doğuda gerçekleştirilen faili mechullere dikkat çekmiş, adres vermiş, hatta bir kaç ay öncesinde "asit kuyularını" bizzat ifade etmişlerdi.

O günlerde Türkiye kamuoyu bu konularda görüşlerini dile getiren, seçildikleri bölge halkının sorunlarını ortaya koyan ve çare arayan DTP vekillerini "ülkeyi bölmek ve vatan hainliği yapmak" ile suçlarken, bugüne geldiğimizde ünlü CHP valisi Nevzat Tandoğan'ın "Memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz!" felsefesince; Silopi'de asit kuyuları ortaya çıkacaksa onu da biz çıkarırız mantığının neticesinde bu kuyulardan haberdar olmuşlardır.

Oysaki bu bilgiler uzun süredir DTP vekillerince ifade edilmiş, çeşitli adresler gösterilerek savcılara mekan bildirimi yapılmıştı. Nihayetinde artık bu kuyulardan çıkan bilgiler DTP'li milletvekilllerini haklı çıkarmıştır. Yalnız merak ettiğim nokta şudur ki; DTP'li vekiller bu açıklamaları yaparken onları vatan hainliği yapmakla, ülkeyi bölmekle ve memleketi germek ile itham edenler şu anda nasıl bir halet-i ruhiye içerisindedirler?

Sorumu yine kendim cevaplayayım; kimsenin aradaki bu "etik" hassasiyetin farkında olduğunu zannetmiyorum. Çünkü iktidarda kimin olduğu değil, hükümet etme zihniyetinin tek parti CHP zihniyetinden farksızlığı ortadadır. Halka sirayet eden de işte bundan başka bir şey değildir.

Yaklaşan seçimlerle ilgili bir şeyler söylemek gerekirse "maganda" üslubunun hakim olduğu, seviyenin gittikçe yerlere düştüğü yeni bir seçim dönemi daha yaşıyoruz. Başbakan sokak çocuğu üslubuyla yedi yıldır herkese çatarken, sonunda Baykal da kendisinin üslubunda cevaplar verdiğinde, başbakan bu kez, "yavuz hırsız ev sahibini bastırır" deyimince Baykal'ı küfürcülükle itham ediyor.

Başbakan alanda bu iradı yaparken meydanda kendisini dinleyen kaç vatandaşın aklına, aynı başbakanın daha bir kaç hafta öncesinde Sinop'ta görevlilere kızarak "Şimdi beni küfrettireceksiniz!" dediğini hatırlıyordur?

Toplumsal zihin tutulmasının bariz pek çok örneğine son bir örnek olarak bunu verdikten sonra seçimin Samsun esintilerine değinelim.
Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Çerkes asıllı Yusuf Ziya Yılmaz ikinci kez AKP'den adaylığa devam ediyor. Biri ANAP olmak üzere geçtiğimiz iki dönem başkanlık yapan Yılmaz'ın Samsun'un çehresine yaptığı yenilikler yok değil. Bunlardan birisi kendi adını verdiği Samsun otogarı. Yalnız burada bir noktaya dikkat çekmek ve önemli bir tiyo vermek isterim; otogarda bekleyecekler soğuğa kesinlikle hazırlıklı olmalıdırlar. Çünkü devasa bir uçan daireyi anımsatan otogarın ısıtma sistemi yok ya da varsa da çalışmıyor. Netice de otogarın içerisi buz kesiyor. Soğuk havalarda yolu düşecekler şimdiden buna hazırlıklı olmalıdırlar.

Bir diğer yenilik olarak eski Rus pazarının ıslah edilerek yeni, kapalı bir mekana dönüştürülmüş olmasını söyleyebiliriz. Yemek ve kafe gibi alanların da içerisinde istihdam edildiği yeni çarşı daha düzenli ve kullanılabilir olmuş. Temsili Bandırma Vapuru ve sahil düzenlemesi de yürüyüş parkurları ve oturma alanları için geniş mekanlar oluşturmuş. Dilerim bu alanlar ağaçlıklı, gölgeli şekilde tanzim edilierek banklardan faydalanmak daha verilmli kılınabilir.

Fakat Samsun'un alt yapı sorunu ne durumdadır derseniz, yaşadığımız tecrübeler göstermiştir ki düşen her damla Samsun caddelerini yine sele dönüştürüyor. Sel baskınlarının da yaşandığını bildiğimiz Samsun'un bu makus talihi henüz devam ediyor. Edindiğimiz izlenimler böyledir.

Gelelim diğer adaylara... Öncelikle Saadet Partisi'nin ev ev, kapı kapı çalışmalarını Samsun'da da sürdürdüğünü söyleyelim. Özellikle genel başkan Numan Kurtulmuş'un yapmış olduğu miting, partililere yeni bir ivme kazandırmış görünüyor. Coşkulu kalabalık ve ilgili dinleyiciler gözlerden kaçmamıştı.

Hatta mitingi dışardan izleyen vatandaşların "Buraya oy verecekler geliyor, diğerleri gibi ordan burdan toplama değil." şeklindeki yorumlarına kulak misafiri olmuştuk. Vatandaşların da gözünden kaçmayan bu duruma göre Saadet Partililer çalışmalarını hızla ve yılmadan sürdürdürürlerken toplumun kendilerine olan sevgisinin farkında olduklarını ifade ediyorlar. Fakat bu sevginin oya da dönüşmesi gerektiğinin de altını çiziyorlar.

Burada galiba biraz Osman Yüksel Serdengeçti durumu mevcut. Rivayetlere göre Serdengeçti seçim çalışmaları yaparken vatandaşlar kendisine sevgilerini gösterip, "canımız sana feda, kalbimiz senin" gibi sözler sarfettiklerinde Serdengeçti; "Ben sakatatçı mıyım, ne yapayım böbreğinizi, kalbinizi, bana oyunuz lazım!" diye latifeyle çıkışırmış. Sanırım Saaadet Partililerin bu aralar karşılaştıklar durum en çok buna benziyor; Avukat Hasan Tahsin Şengül'ün projelerini gerçekleştirmek için sevginin yanısıra oya da ihtiyacı olduğunu hatırlatıyorlar.

MHP'ye gelirsek; partililer Samsun genelinde çıkacak sonuçlardan oldukça umutlular. Yapılan yoklamalara bakıldığında Samsun il genelinde rüzgarın kendilerinden yana döndüğü görüşündeler. Büyükşehir belediye başkan adayı ise İbrahim Özyer.

CHP'liler Muzaffer Önder başkanlığına duydukları hasret ile yeni bir "Önder" misyonu kurmayı hedefliyorlar.Büyükşehir adayı Mehmet Atalay için kullanılan "Samsun'un Yeni Önderi" sloganı da bunun bir göstergesi. Mehmet Atalay Samsun'a "dürüst, şeffaf, hesap verilebilir ve katılımcı bir yönetim" vaad ediyor. Burada bir noktayı hatırlatmadan geçmek olmaz. CHP Samsun Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Atalay, Ondokuzmayıs Üniversitesinde Rektör Ferit Bernay döneminde rektör danışmanlığı görevinde bulunmuş.

Bu haftaki yazımızı daha fazla uzatmadan Samsun'da yaşayan ve zaman zaman da ziyaretlerde bulunan bir vatandaş olarak hangi başkan adayı seçilirse seçilsin, dileğim; Samsun'u "dilenci kenti" imajından kurtarmasıdır. Her memleketin bir şeyleri meşhurdur, Samsun'un ise dilencileri meşhurdur. Dilerim yeni başkan bu çirkin konuya bir çözüm bulabilir ve Samsun'u dilencileri ile meşhur olma özelliğinden kurtararak; ekonomik kaynakları, gelişmişliği ve düzenli altyapısı ile örnek bir şehir haline getirebilir.

Son olarak iki konuya değinerek yazımı bitirmek istiyorum. İlki; Tarih Vakfı ve İnsan Hakları Vakfı'nın AB desteğinde hazırladığı, Ders Kitaplarında İnsan Hakları Raporu'ndan çıkan neticenin öğrencilerin "askerleşmiş" eğitime tabi tutuldukları ve çocuklara "militarizm" aşılandığıdır.

Bu tespiti dile getirenler mimlenirken şimdi bu tespit AB kriterleri gereği ilan ediliyor. "Kendi yurdunda garip, kendi vatanında parya" deyimini onikiden vuran bir örnek olay durumunu yaşıyor olsak da, yine de bu gelişmeyi olumlu karşılıyorum.

Öte yandan Darfur sorunu da "islamcıları" analizde turnusol kağıdı işlevi gören bir başka örnek olay. Sudan'da siyah olmayan müslüman yöneticilerin siyah müslümanlara karşı gerçekleştirmiş olduğu "katliamdan" bahsediyoruz. "Bölünme paranoyası" sorunsalı Sudan için de gündemde olan bir konu, bizim ülkemiz için de ne kadar tanıdık bir sendrom. Müslüman halkların öteki müslüman kardeşlerinin haklarını gasbetmek için ardına kadar sığındığı "işlevsel yalan" ne yazık ki müslüman ülkelerinde kol geziyor. Gazze kahramanı "islamcılar" bu mevzuda galiba "siyahi feryatları" işitemeyecek kadar "cihad" ile meşguller.

Yazımı bitirirken Halepçe Katliamında can verenlere Allahtan rahmet dilerim. Geride kalanlara, yollara düşenlere, insanlık çağının yaşadığı büyük dramlardan birini yaşamış olmalarına rağmen kimliklerinden ötürü ötelenen tüm Kürt kardeşlerime selam ederim. Allah bir daha böyle bir zulüm yaşatmasın.

Hatice Adalar (15.Mart.2009)



Alıntı burada


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

3/3/2009 · Kategori: 5-ALINTILAR

HA GAZZE, HA KANDİL; İKİSİ DE ÇÖZÜM DEĞİL!..2 (*)


HA GAZZE, HA KANDİL; İKİSİ DE ÇÖZÜM DEĞİL!..2 (*)


Birinci yazımın asıl amacını doğru anlayabilmek için ve ilgili olayları doğru okuyabilmek için, önce kendimizi, duygusallıktan arındırıp, olgulara, objektif bakmaya alıştırmak gerekir.

Olaya ve konuya bir Müslüman olarak mı, bir Türkçü olarak mı bakıyorsunuz? Bir kere bunu netleştirmek gerekiyor. Bir Müslüman olarak bakıyorsanız; öncelikle şu Türkçülükten kendinizi soyutlayıp arındırın ki, aynı olayları yaşamakta olan, her ırktan halkların acılarına eşit, adil ve objektif bakabilesiniz.

Zulüm, zulümdür ve “zulme karşı susan dilsiz şeytandır”. Kendi sınırlarınızın uzağındaki halkların acıları için hamasi nutuklar atarken; gazaya gider gibi her ırktan Müslümanları, dışınızdaki bir cihada ısıtırken; öte yandan, kendi sınırları içinde veya bitişiğinizdeki mazlum bir halkın aynı acılarını görmemeğe çalışmak veya görmek isteyenleri de kandırmak için, olayları çarpıtıp, dinimizi ters yorumlayarak, mazlumu, zalim; mağduru da gaddar göstermeye çalışmak; dilsiz şeytan olmaktan çok, dilli şeytan konumuna girmek, tehlikesiyle karşılaşmayacak mıyız?

Ben, Hamas’a veya Filistin halkının haklı davasına karşı olsaydım, yazımın başlığını “Ha Gazze. Ha Kandil” diye başlatmazdım.. Bundaki mesajımla, başta Erdoğan’a ve sözde “İslamcı”, gerçekte” Türkçü”lere; “neden bu çifte standart, böylesi iki yüzlü politika niçin?!” diye sorarak bağırmak istedim. Sesimi duyan “Müslüman” Türkler, mesajımla irkilip, sarsılıp, doğrulmak yerine, günahımı da alarak suçlarını ikiye katlamayı tercih ettiler. Müslüman iseniz, Kürtlere karşı bu ırkçı duruş ve sorunlarına kör bakışınız nedendir? Türkçü iseniz, “İslamcı “ maske kullanmaktaki ısrarınız nedendir? Filistin var diyebiliyorsanız ve bu adilse; aynı şekilde neden "Kürdistan"ı görmüyor ve Kürtlerin acılarını yok sayıyorsunuz? Müslümanca bakıyorsanız, gözleriniz, her yeri olduğu gibi doğru görmelidir, demek istiyorum.

Bir yere dürbünle bakarak ve gerektiğinde orayı mercek altına alırken; diğer yere (Kürt Bölgesine) gözlerinizi kapatarak bakmayınız.. Gerçeklerden gözlerinizi artık kaçırmayınız; biz, buradayız ve sizleri gözetliyoruz. Sizlere güvenmek için, müslüman kardeşliğinizin ciddiyetini merak ediyoruz. Bunu, somut olarak görmek istiyoruz.

Evet, seçtiğim konu ve yazımdaki asıl hedef Hamas değil, Kürtlere karşı ırkçılığa ve “İslam” kisvesindeki ikiyüzlülüğe dikkat çekmekti. Değer verdiğiniz İslami yön ise, artık uyanmanızı istiyorum; çünkü biz müslüman Kürtler, uyanmışız (belki örgütlü değiliz); ancak gerçek yüzünüzü sizlere de hatırlatacak kadar uyanık duruyoruz. Sizler de gerçek din kardeşlerimiz iseniz, siz de uyanınız da artık bize objektif bakın, diyorum.
Filistin saflarında şehit olan pek çok Kürt olmuştur; acaba orada şehit olan Türkler olmuş mudur?..

Yani Filistinli kardeşlerimize kızıyor veya onları kıskanıyor değilim; sizin çifte standart tutumunuza kızıyorum, anlamak istemediğiniz budur. Hedefi saptırmayınız lütfen..

Hamas’a olan eleştirim, sadece, kendi içindeki sorunlarını halletmeden, askeri ve siyasi olarak güçlerini birleştirememişken, askeri bir savaşa kapı açması, hem taktik, hem stratejik hataydı diyorum. Öyle de çıkmadı mı?.

Hamas için şunları demek istedim; El fetih ile birlikte iki başlı iktidar duruşunuzla, (karşılıklı olarak) Filistin halkının birliğini de bölüyorsunuz; acil çözüm bekleyen sorununuz bu olmalıdır. Bu da, El fetih ile demokratik, diplomatik ve siyasi diyaloglar yoluyla olmalıdır. El Fetih karşısında, Filistin halkını yanınıza çekmek için, silahlı propaganda mantığını benimsemeyin; yani İsrail ordusunu, kendi masum ve korumasız halkınızın üzerine saldırtacak yolu seçmeyin, diyorum. Bunu demekle, Filistin halkına karşıymışım gibi anlaşılmam ne kadar mantıklı olabilir ki?..

İlk yazımın ana tema’sı, Erdoğan’ın çifte standart tutumunu deşifre etmek olduğu için, bu yöne çok özet dokunmuştum; bunun tersine olacak bir yorumum da yoktur.. Sorun, okuyanın niyeti ve bakış açısı sorunudur, başka değil…

Sonuçta, El Fetih veya Hamas arasında bir tercih yapmak veya onları uzlaştırmaya zorlamak Filistin halkının önündeki bir görevdir. Oraya akıl vermek veya onların örgütlerini dizayn etmek,elbette ki bize düşmez. Bize düşen, bulunduğumuz yerde, yani TC sınırları içerisinde, Filistin davasına nasıl destek olabiliriz veya en azından onlara zarar vermekten kendimizi alıkoyabiliriz, olmalıdır. Başta gelen görevimiz de, İsrail ile stratejik askeri antlaşmaları iptal etmek; yani, hükümetimizden bunu talep etmemiz gerekir, diye düşünüyorum. Başbakan’dan bunu talep ettiniz mi; onu buna zorladınız mı? Sizler çaba sarf ettiniz de ben, size karşı mı geldim? Hayır, aksine, onun Davos’taki çıkışını abartarak onu, göklere çıkardınız; bense eleştirdim. Hangimiz yanlış yapıyoruz?

Yandaş olduğunuz partilerin veya egemen güçlerin her dediğini, üzerinde hiç düşünmeden ve sorgulamadan, alkış tutmak zorunda mısınız? TC’deki “İslami” kesimin, eğer Filistin halkına desteği olacaksa, onların aleyhindeki bütün antlaşmaların iptalini, kendi başbakanından istemek olması gerekmiyor muydu? Peki sizlerin yaptığı bu mu olmuştur? Hayır. Birini alternatifsiz görüyorsunuz diye, onun yanlışlarını hoş göremezsiniz..

Filistin ile "Kürdistan"; Arap ile Kürdü belli ki, benzer görmüyorsunuz; ancak bu, konuya tersten baktığınız içindir ki, bence yanlış değerlendiriyorsunuz. Vardığınız bu tespit ve teşhis, bana göre, ne İslâmidir, ne insanidir ve ne de vicdanidir. Bu şaşı bakışınız ve acımasız yorumlayışınızla gözümüzde, ileri sürdüğünüz İsrail’in tutumundan da beter bir konuma düşüyorsunuz, farkında değilsiniz belki. Neden mi?

Çünkü, TC’nin kuruluşundan bugüne değin, Kürtlere karşı oluşan ve gelişen, imha ve inkârcı resmi politikadan farklı bir alternatif olamadınız; sadece, onların dindar maskeli bir versiyonu olabildiniz. Birleştirici bir kardeşlik ve karşılıklı bir güven sağlamaktan uzak oldunuz hep.
Nasıl mı; birlikte karşılaştıralım:

İsrail devleti suni olarak oluşturuldu ve Müslümanların topraklarını işgal etmiş bir güçtür (mü) diyorsunuz. Türkiye’nin TC oluşu, çok mu daha eskidir; İsrail’in devlet oluşuyla kendi arasında, sadece çeyrek asırlık bir zaman dilimi vardır. TC , 29 Ekim 1923 yılında; İsrail 14 Mayıs 1948 yılında devlet ilan edildiler.

Özetle, 14 Mayıs 1948’de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edilmiştir. 24 saat sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek İsrail topraklarına girmişlerdir.

1949 yılının ilk aylarında BM nezdinde İsrail ile onunla savaşan Arap ülkelerinin her biri (belki Irak hariç) arasında doğrudan müzakereler düzenlenmiş ve bunların sonucunda bir ateşkes anlaşması imzalanmıştır. Ateşkes anlaşması uyarınca sahil şeridi, Celile ve tüm Necef, İsrail’e; Yehuda ve Samiriye (Barı Şeria) Ürdün’e; Gazze, Mısır yönetimine ve Kudüs’ün, Eski Şehrin de dahil olduğu doğu kısmı Ürdün’e; batısı da İsrail’e bırakılmıştır. İsrail'in, başından beri mahrum bırakılan Filistinliler ile olan gerginliği ise hala sürmektedir.

Yahudiler, Kenan diyarındaki Yakupoğullarıdır. Kenan Diyarı, günümüzdeki İsrail, Filistin ve Lübnan toprakları ile Ürdün, Mısır ve Suriye'nin kıyı kesimlerini kapsar. Yani Yahudiler ırksal olarak, Araplarla ırkdaş ve ülkesel olarak, onlarla hep sınırdaş olmuşlardır. Neden Araplar ile Yahudiler/İsrailoğulları, birbirlerini karşılıklı kabul edip, barış ve huzur içinde, aynı bölgede yan yana yaşamasınlar?!.. Bence, halklara bırakılırsa bu mümkündür; bu gerçekliğe karşı olanlar bu iki halkın dışındaki (bölgedeki ve bölge dışındaki belirli) çıkar güçleridir..

Dahası; İsrail Yahudilerden oluşuyor ve sizler, onları suni oluşmuş bir devlet/millet olarak niteliyorsunuz. Bu doğru bir gerekçe ise, peki, TC’yi sorgulamak, hiç aklınıza gelmiyor mu, ey ” Müslüman kardeşlerim”; TC, Anatolia’da 72,5 milletten asimilasyon ve süngü gücüyle “Türk” adıyla suni yeni bir millet halinde yaratılmadı mı? Bu yüce milleti “yaratan”ın, Yüce Atatürk olduğu söylenmiyor mu hep? Yani, “Tek dil, tek millet, tek devlet” sloganı hala bu zoru dayatma ve hatırlatmak değil de, nedir? Bu söylem, somut gerçeği ifade etseydi, ikide bir başbakan ağzından, hala tehdit uyarıları şeklinde niye meydanlarda bağırtılsın ki?. Buna bir itirazınız hiç oldu mu tarih boyunca? Hayır.

“İslamcı” sandığımız güçler, bu devleti oluşturan egemen güç, İttihat ve Terakki’nin sadece“dini biraz daha öne çıkaran koludur, o kadar; yoksa onlarla aynı şekilde devletçi ve aynı kararlılıkta Kürt karşıtıdırlar. Rejim dışı bir siyaset değildirler; çelişkileri sunidir ve halkları kandırmak ve onları daha kolay asimile etmek için, ırkçılığı mı, dini mi kullanalım, gibi suni bir çelişkiden ibarettir. Bu kollardan birinin, ırkçılığı öne çıkarması; diğerinin dini kisvedeki “milli”liği öne çıkarması sadece taktik düzeyinde bir farktan ibarettir.Daha önce neler vardı; ” Milli Türk Talebe Birliği “(MTTB), “Millî Görüş”, “Milli Nizam Partisi”, Milli Selamet Partisi” vs.. hepsi de “millî” ve elbette sadece Türk’ün milliliğini vurgulayan bir milli söylem olmuştur; Kürt, Çerkez, Laz, Arap, Azeri vb. halkların kimliklerini tanımak yerine, onları, Türk yapmak için kullanılmıştır. Yani, Türkleştiren bir millileştirme dayatılmıştır. Eleştiri olunca da, bazen, “biz, milli derken, millet-i İbrahim”i kast ediyoruz, demeleri sadece bir uyutma ve eleştiriyi geçiştirme taktiği olduğu inkâr edilemez bir gerçek olarak, yaşanarak görülmüştür.

Kısaca, İsrail, belki yeni bir devlettir; ama Yahudi milleti, tarihsel olarak, Araplar gibi bölgenin yerleşik halkıdır.

TC de yeni bir devlettir; ancak Türk milleti tarihsel olarak, Kürtler gibi bu bölgenin yerleşik bir halkı değildir; bölgedeki geçmişleri bin yılı doldurmazken; sorunlarını göremediğiniz (varlıklarını da ne yazık ki, o, çok karşı olduğunuz-kontrolü kimin elinde olsa da- sonuç olarak, PKK olayları sayesinde telâfuz etmeğe mecbur kaldığınız) Kürtler, Nuh tufanından beri bu bölgede yaşayan, yerleşik bir halk olduğu halde, bir türlü bu gerçekleri hazmedemediniz.

Şimdi siz “İslami” bir bakışla, kucağınızdaki Kürt sorununu görmezden gelip, ta dünyanın öteki ucundaki Müslümanların (sadece Filistin olayıyla sınırlı olmayan) sorunlarını tek önümüze koyduğunuzda, size öfkelenmeyelim de ne edelim; yaptığınız bize hakaret değil de nedir? Müslümanlık bu mudur; buna nasıl dindaş kardeşlik diyebiliriz, söyler misiniz?

Filistin’de katliam oluyorsa; "Kürdistan"da olmuyor mu?
Filistinlilere napalm bombaları yağdırıldı; Kürtlere yağdırılmadı mı; Cudi’de, Gabar’da, Kandil’de; napalm atılmadı mı, kimyasal silahlar kullanılmadı mı?
Filistinliler, kitlesel öldürülüyor da; Kürtler kitlesel öldürülmedi mi; Ağrı’da, Koçgiri’de, Dersim’de…
Zilan ve Munzur nehirleri Kürt kanıyla kırmızı akmadı mı? Bir de Saddam’ın Halepçe ve Tufeylî Kürt katliamları, vs. zamanında hiç değinmek istemediğiniz vahşetler vardır.. Binlerce Kürt bir anda imha edildiler.. Sizler sustunuz; Arafat bile, kendi saflarında, davası için şehit olmuş Kürtleri unutarak, bu konuda görüşlerini soran bir gazeteciye; “ben Arabım” diyerek Saddam’a arka çıktığını ima etmişti..

Şimdi sizler de ABD ile "Güney Kürdistan"ın çıkarları uyuştu diye, sırf Kürtler biraz egemenlik kazanıyorlar diye, onları ABD ile bir tutup ve kendi ülkenizin de bir NATO ülkesi olduğunu unutarak, Kürtlere “ ABD uşağı” diye saldırıyorsunuz. Gazze’yi bombalayan pilotların Konya’da eğitimden geçmiş olabileceğini unutarak, "Federal Kürdistan"a, hakaret anlamında “Küçük İsrail” demeği reva görüyorsunz. Böylesi “İslam kardeşliği”niz, düşmanın başına olsun!..

Kürt sorununun varlığını “terör”le örtbas edip durdunuz; şimdi Ergenekon davası gösteriyor ki, terörü yaratanlar, kutsal TC devletinin derin güçleridirler. Ama sizler, hala inatla gözlerinizi gerçeklere kapatıyorsanız, bu sizin “İslami” samimiyetiniz olabilir mi; yoksa doğanızın mayası olan ve kopmamakta ısrar ettiğiniz Türkçü ırkçılığınızdan mıdır? Hiç bu yanınızı sorguladınız mı? Ergenekon, PKK vb. “terör” ile ayrılık tohumlarını ekiyorlarsa; sizlerin, birleştirici ve güven sağlayıcı alternatifiniz hiç oldu mu ki? Hayır, hiçbir parti, grup veya cemaatın aklından bile geçmedi.. Bunu dile getirmiş olan, Bediüzzaman Said- i Nursî’yi bile tahrif ettiniz. Bu konuda devletten daha devletçi oldunuz, zulme alkış tuttunuz; yapılanlara dini kılıflar uydurdunuz.. “Devletimiz var olsun”,” milletimiz var olsun”,” askerlik peygamber ocağıdır” vb. asimile edici laflar ağzınızdan hiç düşmedi. Bir öz eleştiriye niyetiniz olabilir mi? Sanmıyorum.

Bütün Müslüman kardeştir,derken; Müslüman Kürt halkını da kendinize kardeş kabul ediyor musunuz ey Müslüman Türk kardeşlerim! Kendinizden emin misiniz; kardeşliğinizde ciddi misiniz?

Sizin iddianızda ciddi olmanız için; biz Kürtlerin de sizlerden emin olmamız gerekmiyor mu sizce? Bu güven ortamını sağlamak için ne yaptınız; halkımızı hep suçlamaktan başka?!

Ortada bir Filistin sorunu var ve sizler, bu konuda maşallah bülbül kesiliyorsunuz? (Ergenekon’dan icazetli olduğunuz için midir bu?) Ancak, daha derin ve daha ciddi duran Kürt sorununda neden sesiniz hiç çıkmıyor?( Ergenekon’dan icazet alamadığınız için midir?)

Peki ey dini bütün Müslüman Türk kardeşlerim, Ortadoğu’da 22.Arap devleti olarak, (var olan sorunlara rağmen) bir Filistin Devleti de kurulduğu halde, hala “Filistin hakları” diyerek susmuyorsunuz ve “Müslüman kardeşlik” adına ( belki halkımızı da o saflara sürmek adına) 22 devletli Arap milleti için hala bağırabiliyorsunuz da; neden, Ortadoğu’nun orta yerinde ve bir parçası da kollarınızın arasındaki mengenede mahpus olan; “İslam ümmetinin yetimi”,”Avukatsız halk Kürtler” in ülkesini aklınıza bile getiremiyorsunuz?! Neden; imanınız mı el vermiyor; yoksa Ergenekon mu henüz size ruhsat vermedi de ondan mıdır? Irak’taki parçasına bile tahammül edemiyorsunuz; kendi içinizdekilere nasıl doğru kardeşlik yapabileceksiniz ki? Hal bu ise; Müslüman Kürtler, size niçin ve ne diye inansınlar?!

Kürt sorununu, terörize ederek sorumluktan kurtulma bahanelerinize kendiniz iman ediyor musunuz? Bizi, kandıramadığınızı bilmenizi istiyorum ama!..

Görülüyor ki, yazımdaki hedefim, ne Filistin halkı, ne de Hamas’tır; bana dert olan, sizin İslam adına, bize karşı sergilediğiniz ikiyüzlü politikalarınızla, bizleri “saf” yerine koyan pişkin duruşunuzdur. Filistin uzağımızda ve bu yazılarımı, belki hiçbiri okumayacak; oysa biz, burada, biz bize Türkçe yazışarak muhatap oluyoruz. Filistin olayında olduğu gibi, içimizdeki sorunlara da objektif ve tutarlı olabilseydiniz, hiç dert etmeyecektim bile.

Filistin bu kadar uzağınızda ve Kürdistan elinizin dokunduğu yerdeyken, (çifte standart) ahlakınızı terk etmeniz daha İslami olmaz mıydı sizce?

Eğer ülkedeki “İslamcı” kanat, kendine düşen görevi, doğru üstlenseydi, bu ülkede, belki bu kadar “terör” estirilemezdi; toplumlarımız, doğru bir biçimde kaynaşarak, sorunsuz ve huzur içinde bir yaşamı çoktan yakalamış olurdu.

Milliyetçiler, milli yanımızı iğdiş ederken; İslamcılar da dini yanımızı iğdiş ederek, bizi, kimliğimizden etmek için, görev paylaşımı ve yarışına girdiler adeta. Umarım, Ergenekon olayları herkesin gözünü açar ve oluşacak açık, şeffaf ve demokratik ortam ile acılar son bulur. Ülkede barış, huzur ve gerçek bir kardeşlik gelişir.

Yorumlarımın, sağduyuyla ve üzerinde düşünülerek değerlendirilmesi umuduyla.
Selam ve sevgiyle..

M.Nazım GÜLER -01.03.2009

(*) NOT: Bu yazıdaki muhataplarım sitedeki üyelerimiz değildir; genel olarak, kamuoyuna hitap edilmektedir. Site dışından duyarlı kimi dostların da eleştirileri ve yorumlarına (değer vermek adına) cevap olması için ve ilk yazımdaki tespitlerime biraz daha açıklık katabilsin diye, bu ikinci yazıyı kaleme almak ihtiyacını duydum. Saygılarımla.. M.N.G.


Alıntı burada

Okumak isterseniz: Ortadoğu Barışı ve Donkişot Hamleler burada






Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

4/1/2009 · Kategori: 5-ALINTILAR

63'ünden Sonra Türkiye Manzarası / Baskın Oran

Herkes özür kampanyası hakkında kafasına göre bir şeyler yazıp çiziyor. Kimsenin olayın başındaki insanları, dikkatle okumayı bırakın, iki dakika dinlediklerini bile sanmıyorum. Bol keseden "vatan sevgisi tabusu"nu mitos haline getirmekten başka bir amacı olmayanları bir yana bırakarak, şimdi biraz da onlara kulak veriyoruz.

[Resim: 7_293631.jpg]

Türkiye’nin röntgeninde hüzün halleri

63’ü geçeli epey oldu, Türkiye’nin röntgenini çekmek bakımından bu “özür dileme” kampanyası kadar öğretici hiçbir durum yaşamadım. Yeni fikre ezberle cevap vermeye alışmışların nelere kadir olabileceğini başka hiçbir örnekolay bu kadar iyi anlatamazdı.

Mesela, birisi 15 Aralık’ta yazıyor: “Biz Türk’üz, Müslüman’ız, bizde Allah Korkusu var. Biz Fatih Sultan Mehmet’in Torunlarıyız. İstanbul’un Fethinde, Kıbrıs, Somali, Bosna, Afganistan, Kandil'de V.s… Asaletini göstermiş bir milletiz, Biz Soykırım yapsaydık, Taş taş üstünde bırakmaz, bir tek Ermeni vatandaşımızı sağ bırakmazdık.” Eh, itirafın böylesine izahat gerekmiyor.

Çok objektif bir vatandaş yazıyor: “Biz tarihimiz boyunca Ermenisine de, Rumuna da, Kürdüne de kucak açtık. Dolayısıyla sizin taraflı (Anladığım kadarıyla Türk değilsiniz) düşünceye sahip olduğunuzdan tamamen eminim.”

Şunu söyleyen sayısız kişi var: “ASALA'nın öldürdüğü diplomat ve elçilik görevlilerimiz için de özür dilemeyi düşünür müsün?” veya “Hocalı katliamı özrü ne olacak?” Şunu bile göremiyorlar ki insan kendi veya ”kendi türünün” günahları için özür diler. Niye başkasının günahları için dilesin? Orada dileyecek olan, Ermeni aydınlarıdır. Bu kadarcık şeyi anlamak da mı zor? Üstelik, özür kampanyası başlayınca, Ermeni-Türk iletişim listesindeki bir Amerikalının önermesi üzerine bunun hararetli tartışması şu anda diaspora içinde başlamış durumda; bu arkadaşların dünyadan haberi yok, doğal olarak. Tabii, şimdi Kıbrıs’ta Türk-Rum karşılıklı özür kampanyasının başlamak üzere olduğunu da duymamışlardır.

“Siz kimsiniz… Kimin adına yapıyorsunuz. Kınıyoruz”
Bunların da yazması var, okuması yok. “Kendi payıma özür diliyorum”u okuyamamışlar.
Eksantrik arıyorsanız, ondan da verelim: “Ermeni sorunu hakkındaki düşüncelerinizi biliyordum. Ama devletin izni olmadan bir şeyler yapamayacağınız belliydi.”


“Ya Ermeni’sin, ya satılmışsın!”


Vaktim olsa da bu ilginç örneklere devam etsem epey eğlenirdiniz. Toparlamak gerekirse, röntgende üç hüzün hali var ki insanlık hakkında insanı karamsar yapıyor.

Birincisinden bir örnek vereyim; belki inanmazsınız ama şu mesaj bir Ankara Üniversitesi öğretim üyesinden: “Sn. Oran; emin olun ki benim için hiçbir önemi yok ama Ermeni asıllı Türk vatandaşımız mısınız? Bu konuda kamuoyunu aydınlatırsanız çok memnun olurum. Bu tür kampanyalarda hissi davranıp davranmadığınızı öğrenmek açısından önemli olur.”

Tabii ki olay burada kalmıyor. Bir diğeri tamamlıyor: “Sen mutlaka Ermenisin. Eğer değilsen, Ermenilere parayla satılmışsın!” Turgutlu’da oturduğunu söyleyen bir başkası ailemin bir zamanlar Ödemiş’te bulunduğunu öğrenmiş, beni de Ödemişli sanıyor, “Ödemiş’te Ermeni ne gezer, sen herhalde para yedin” diyor. Sorsan, Ermeni olmamı tercih edecek. Irkın saflığı önemli çünkü.

Bu kategorinin Türkçeye tercümesi şöyle: “İnsan dediğin ancak kendi menfaatlerini savunur. Eğer başkasını savunuyorsa bunu ancak iyi paraya yapar”.


Bu zavallılığın iki sebebi var:
1) Sanılanın aksine Türkiye’de bolca bulunan ırkçı zihniyet;
2) “Herkes herkesi kendi gibi sanır” kuralı.


“Sizi yabancılar finanse ediyor”
İkinci hüzün hali şu: “Bu internet işleri pahalı işlerdir. Demek ki dışarıdaki Ermenilerden para yediler”. Tanıdığım için bu zatın adını açıklamaktan ben utanç duyarım, TV’de bir “prof”un Zoryan Enstitüsü tarafından finanse edildiğimizi söylediğini kulaklarımla işittim.

Bu türün de üç sebebi var. İlk ikisi: 1) “Herkes herkesi…” kuralı; 2) İnternet konusunda zır cahillik.

Biz bu teknik işlerden anlamıyoruz ama bilgisayarcı çocuklardan soruşturduk, bu işler atla deve değil. 1 yıllık “sağlam” bir site için 1600 Avro civarı. Aramızda paylaştık. Avans verildi. Kendi adlarımıza KDV’li fatura almamız kararlaştırıldı ki “bunun parasını kim ödedi!”yle uğraşmayalım. Ben yılbaşında üç aylığımı alınca, payıma düşenden 100 Avro fazla vereceğim çünkü kimseden katkı isteyemiyorum.
İsteyemiyorum derken: Site günde en az bir kere saldırıya uğruyor ve bütün güvenlik tedbirlerine rağmen çökertiliyor.


“Bunlar siteye sahte isim giriyorlar”

Üçüncü hüzün halinin söylediği de şu: “İsimlerin çoğu sahte. Baksanıza, ASALA tarafından öldürülmüş Büyükelçi İsmail Erez ve Daniş Tunalıgil bile var. Tarkan var. Recep İvedik var.”
Hiç aklına gelmiyor ki biz böyle bir şey yapacak olsak Ahmet Demir, Mehmet Tunç gibi isimler gireriz; Recep İvedik veya Halil İnalcık değil herhalde.


Yani, “özür dilemek” ve Türkiye’nin en büyük tabusunu yıkmak yalnızca yürekle ve bilgiyle olmuyor. Öylesine çok yönlü ki. Yoksa, ben de isterdim, biz de isterdik meseleleri ulusalcı kardeşlerimiz kadar siyah-beyaz/tek boyutlu görebilmeyi. Ne mutlu onlara. Ne mutlu “sıkı tahsil” sayesinde huzura ermiş olanlara…


Not: “Halk”ımıza haksızlık ettim. Asıl hüzün hali, sayın emekli büyükelçilerimiz. Aralarında çok sevdiklerim ve saydıklarım bulunan bu seçkin insanlar acaba vatan-millet mi müdafaa ettiler yoksa katledilmiş meslektaşlarının kan davasına aynen bir aşiret mensubu gibi mi soyundular. Kokteyllerde şurada burada her karşılaştığımızda, bana “hain” dediklerini hep incecik bir hüzünle hatırlayacağım.

Baskın Oran
(Yazının tamamına şuradan ve buradan ulaşabilirsiniz.)


Detaylar Mnazim.com'da

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

19/12/2008 · Kategori: 5-ALINTILAR

Devlet, devlet değil sanki Kurtlar Vadisi / Sosyal bir hukuk dev

Devlet, devlet değil sanki Kurtlar Vadisi Panel2))))


İşte, adı Cumhuriyet olan üniter ulus devletin nasıl cinayetler işlediğinin belgesi...

İşte tek devlet, tek bayrak, tek vatan, tek millet diyenlerin 1990'larda yaptıkları...

Bunların devam etmemesi için, sosyal bir hukuk devleti için "ya sev ya terket" anlayışına HAYIR!

--

[Resim: 085F5E89E1B7F743B0EBBD61b.jpg]

Eski Vali: JİTEM'le çalıştık

Adı Susurluk skandalıyla anılan eski Batman Valisi Şarman, bir dönemin sır perdesini araladı: JİTEM vardı, Çin'den ve Bulgaristan'dan 4 parti silah getirdik.


1993'te Vali olunca Batman'a gönüllü gittim.
Bize 'terörü bitirin de nasıl bitirirseniz bitirin' denildi. Batman terörün ikmal yolu üzerindeydi. Bir proje geliştirip Başbakan Çiller'e sunduk. Genelkurmay'a, Jandarma'ya, OHAL valiliğine de projeyi verdim. Hemen kabul edildi.



ÖZEL BİRLİKLER NASIL KURULDU:

Gönderilen para 3 milyon doları geçmedi. Biz örtülü ödenekten geliyor diye biliyorduk. Köy korucularının içinden askerliğini komando olarak yapanları seçtim. Bunlardan küçük birlikler oluşturduk.


BULGARİSTAN'LA HAVA KÖPRÜSÜ:
İhtiyaçları kendiniz karşılayın denildi. İthalat işlerini biz yaptık. Hazine'den ithalatçı belgesi aldık. Önce Çin'den sonra Bulgaristan'dan 4 parti silah getirdik. Silahları askeri uçaklar getirdi. Bulgaristan'a askeri uçaklar ilk kez bu silahlar için gitti. Bu şekilde 4 ay sonra Batman kırsalına hakim oldukve kısa süre sonra da Batman'ı temizledik.


ÖZEL ORDU DEĞİL:

Bu birlikler benim özel ordum değildi. Devletin birlikleriydi. Diğer illerde de kurulması planlanıyordu. Devletin her biriminin bilgisi vardı, sonra bizi alkışlayanlar tanımaz oldu.


JİTEM'LE BİRLİKTE ÇALIŞTIK:

JİTEM'le birlikte çok iyi çalıştık. Neden yok dediler hiç anlamadım. Vardı ve faydalıydı. Bize göre model doğruydu, yeniden uygulanabilir.



AHMET DİRİCAN


---

JİTEM (Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele) Cinayetleri Kaça İşletiyordu?

[Resim: jitem-hangi-fiyata-cinayet-isletiyordu_b.jpg]

Ölüm kuyularını gündeme getiren eski vekil Fırat, 'O dönem bana gelen bir kayıp yakını, yakaladıkları bir kişinin '33 milyona öldürüyor, parayı JİTEM'den alıyoruz' dediğini anlattı' diye konuştu..

[Resim: jitem-hangi-fiyata-cinayet-isletiyordu-2_b.jpg]

Ergenekon davası ile gündeme gelen Güneydoğu'daki 'ölüm kuyuları'nı 1990'lı yıllarda Meclis'te ilk gündeme getiren dönemin RP İstanbul milletvekili Mehmet Fuat Fırat oldu. Fırat'ın anlattıkları gerçekten ürkütücü. Bugün 76 yaşında olan ve Ankara'daki evinde torunları ile zaman geçiren Şeyh Said'in torunu Mehmet Fuat Fırat, 1995-2002 yılları arasında Meclis'te bulundu.

http://fotogaleri.haberler.com/galeri/43/jitem-hangi-fiyata-cinayet-isletiyordu-3_b.jpg

Fırat dönemin bakanlarına kayıpların bulunması için gitti ancak, 'Kusura bakma askerleri aşamıyoruz' yanıtı aldı. Fırat'a kayıp yakınları ve 'kaybedilmek' istenenlerin anlattıkları ise akıllara durgunluk verecek türden. Telefon ile ulaştığımız Mehmet Fuat Fırat, 'ölüm kuyuları'ndan milletvekili olduğu yıllarda söz edildiğini belirterek, 'Sanıyorum bunu ilk olarak yüksek sesle söyleyen benim. İnsanların kaybedilip bu kuyulara atıldığını oralarda herkes konuşuyordu.

[Resim: jitem-cinayetleri-kaca-isletiyordu-7_b.jpg]

Biliniyordu yani. Ama kimse ortaya çıkıp konuşamıyordu. Bunu bir çok kez basın mensuplarına veya parlamentodaki arkadaşlarıma anlattım. Ama o dönem şimdiki gibi ses getirmedi' diye konuştu. O dönemde yaşananları anlatan Fırat, 1990'lı yılların sonunda Diyarbakır'dan şu anda ismini hatırlamadığı bir kişinin kendisine geldiğini ve yaşadıklarını anlattığını belirterek, şöyle dedi: 'Diyarbakır'da sokakta yürürken birisinin kendisini takip ettiğini fark etmiş.

[Resim: jitem-cinayetleri-kaca-isletiyordu_b.jpg]

O dönem de insanların faili meçhul cinayetlere kurban gittiği bir dönem. Fark ettirmeden yakınlarına haber vermiş. Adam onu takip ederken, yakınları da bu adamı takip etmeye başlamış. Bir çıkmaz sokağa girince, adamın üstüne atlayıp kıskıvrak yakalamışlar. Zorla konuşturdukları bu kişi, 'JİTEM'den bazıları talimat veriyor.

[Resim: jitem-cinayetleri-kaca-isletiyordu-2_b.jpg]

Biz de takip edip öldürüyoruz. Ardından da bankaya gidip hesabımıza yatırılan 33 milyon lirayı alıyoruz' demiş. Bu kişi ile bir süre irtibatım oldu, ama sonra o da kayıplara karıştı.'

[Resim: jitem-cinayetleri-kaca-isletiyordu-6_b.jpg]

ÖYLE BİR DÖNEMDİ HAK-PAR kurucularından ve eski genel başkanı Abdülmelik Fırat ile amca çocukları olan Mehmet Fuat Fırat, yine milletvekilliği sırasında Şırnak'ın Güçlükonak ilçesinden birisinin kendisine geldiğini belirterek, 'Bana 'bir yakınımızı jandarmalar aldı. Ama ne ölüsünü, ne dirisini vermiyorlar' diyerek yardım istedi.

[Resim: jitem-cinayetleri-kaca-isletiyordu-4_b.jpg]

Ben de o zamanki bakanlardan Mehmet Yüceler'e durumu anlatarak yardım etmesini istedim. Bakan bana döndüğünde 'kusura bakma askerleri aşamıyoruz' dedi.


Haberi burada

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

17/12/2008 · Kategori: 5-ALINTILAR

KÜRT SORUNU ve YEREL SEÇİMLER

KÜRT SORUNU ve YEREL SEÇİMLER

Yerel seçimler, var olan bir ekonomik krizin eşliğinde gündemimize oturmuştur. Aday adayları ortaya çıkmaya başlıyor. Gündeme damgasını vuran sadece emrivaki gelen bu ekonomik kriz midir? Hayır.

Belki, tüm krizlerin anası ve temeli sayılan Kürt sorununun çözümsüz kalmasıdır. Bu yerel seçimde, tüm partilerin gündemini teşkil edecek olan, Kürt sorununa yaklaşım ve çözüm önerilerini ortaya koyma arayışı olacağa benziyor.

Kürt sorununun, artık bir terör sorunu olmadığı; asıl terör kaynağının, “Ergenekon” adı verilen gayri meşru “derin devlet” yapılanmasıyla ilintili gerçeği ortaya çıkınca, artık, her şeyin suni olarak içerden üretildiği savı yüksek sesle dillendirilmeye başlamıştır. Bütün örtbas etme çabalarına rağmen, artık asker annelerinin ve ailelerinin, “oğlum şehit değil; vatan sağ olmasın” vb. gayri ihtiyari isyan çığlıkları, basına ve görsel yayınlara yansımaya başlamıştır. Suni kirli bir savaşın var olduğunun bilincine varmıştır herkes. Her parti, doğrudan veya zımnen de olsa, ciddi veya formalite de olsa, kendince kimi çözüm önerilerini, bir zorunluluk olarak, seçim programlarında gündeme sokmaya hazırlanmaktadırlar. Belki, bu süreçteki suçluluklarını bastırmak adına, bunları taktik gereği olarak da yapacaklardır. Dayatıcı nedenler; uluslar arası ve bölgesel konjoktür ile Ergenekon davasında ortaya çıkan bu alandaki kirli ilişkiler sonucu, halkların tepkisel duyarlılığıdır.

Tabii ki, bu sorunun, yerel seçimlere girdiğimiz bir aşamada, siyasi partilerce seslendirilmesi, halklarda ve aydınlarda; partilerin ciddiyetsizliğini ve bu konuyu, sorumsuzca kullanacakları kuşkusunu da beraberinde getiriyor. Neden daha önce değil de, şimdi; tam da yerel seçimlerde, kendilerine siyasi rant malzemesi yaparcasına gündemlerine taşıdılar? Bu onların ciddi olamadıklarını ve soruna çözüm üretmeden, kaşıyacakları kuşkusunu veriyor. Halklar, yine çözümsüzlüğün sancısını çekecekler..

MHP, BBP vb. ırkçı partileri kale almadan ortada mevcut üç seçenek AKP, CHP ve DTP üzerinde duralım:

AKP, Diyarbakır’da söylediklerini, Şemdinli’de kısa sürede unutması; iki dönemdir, çözüm üretemeyip, derin güçlerin tezgâhına gelip, askere teslim olması; sorunu terörize edip, çözmeyi de askere havale etmesiyle tıkanmıştır. Sözde 75 “Kürt” milletvekilleriyle, sorun karşısında, üç maymunu oynadılar; bu milletvekilleri, Kürt sorununu duymadılar, görmediler, dolayısıyla konuşamadılar...

İki dönemlik bu iktidarlarında, önlerine gelen bu büyük şansı, bir çırpıda teptiler; bu konuda çözüm adresi olamayacaklarını tescil ettiler. Başbakanın, “Ya sev, ya terk et” söylemi, son noktayı koymuş oldu. Bu çaresizlik, kendilerine oy veren dindar Kürtlerin de irkilmesine neden oldu. Verilen oyların “emanet oylar” olduğu, artık rahatça söylenebilir. AKP, Kürt gerçeğini, görse de, çözüm üretemeyecek kapasitede olduğunu, rüştünü tamamlayamadığını, askerin tezgâhına gelerek ispat etti. Kürt sorununda kumanda, askerin elinde ve asker de, Kürt sorunundan nefret ediyor. Tabii, Kürtlerin tepkisel nefreti AKP’ye yönelecektir.

CHP, Kürt sorununun varlık sorun ve kaynağı olduğu saklanamaz bir gerçektir. Bunun ispatı, bu partinin Kürt illerinde tabela partisi olması gerçeğiyle de izah edilebilir. Ortaya attığı, Kürt sorununa çözüm paketi vb. uyduruk girişimlerini, Kürtler, ciddiye almayacaktır. Bu parti, tezkere konusunda MHP kadar ısrarcı; askeri operasyonlarda, en histerik ve en imhacı bir mantık sergilediler. Demokratik ve barışçıl bir çözümü, akıllarından bile geçirmediler. Onlar yine tabelalarıyla baş başa kalacaklardır.

Kürtlerin elinde sadece bir DTP bırakılıyor… PKK’ nin ve dolayısıyla DTP’ in sorgulanıp, eleştirilerek, alternatif arayışlarını gündeme getirdikleri bir dönemde, “derin” ve askeri güçlerce, dayatılan “Tezkere” ve tırmandırılan operasyonlarla, Kürt halkını gererek, onları tekrar, PKK ve DTP’ in kucağına itmiş oldular. Asker, mecliste ( Kürtleri temsil ediyor diye )DTP milletvekilleri var diye, meclise gelmiyorlarmış... Demek oluyor ki, asker bile, T.Erdoğan’ın; “Kürtleri biz temsil ediyoruz; mecliste 75 milletvekilimiz Kürt’ tür” demesini ciddiye almamıştır… Askerin bu tavrı, DTP’ye karşıymış görünse de aslında, onları, Kürtlerin tek temsilcisiymiş gibi öne çıkarmaya yönelik bir taktik sayılmalıdır.

DTP ise, gerçekte Kürtlerin partisi yerine, “Türkiye Partisi” olma saçmalığından sıyrılamayıp, mecliste ve meydanlarda Kürt sorununda, çözümü dayatmak yerine Apo’nun sağlığı gibi dar bir çemberde kendini hapsedip, meydanlarda Kürtlerin enerjisini, boşa harcamaktadır. DTP, ne kadar, biz “Türkiye patisiyiz” deseler de, hep “terör yanlısı bir Kürt partisi” olarak görüldüler ve bununla suçlandılar…

Oysa gerçek böyle de değildir. DTP, Kürt sorununu bahane edip, Kürt oylarıyla, meclise gelerek çözüm üreten değil, çözüm yollarını tıkayan bir parti rolü oynamıştır hep.

Bir kere Kürdî bir parti olsaydı, kendi dışındaki, Kürt partileri, örgütleri, dini cemaat ve şahsiyetleriyle ittifak yollarını arardı; alt yapıları olmayan, kitlesiz Türk solu veya SODEP, SHP gibi düzenden daha ırkçı sözde “sosyal demokrat” partilerle ittifak arayışı hatalarına düşmezlerdi. Onlar hala, “Çatı Parti” adı altında, saçma bir arayışı gündeme getirirlerken, bu çatıya Kürt parti vb. örgütsel güçleri almazlarken, Türk düzen partileri ve sözde sol güçlerini düşünüyorlar. Bu demektir ki, Kürt halkının enerjisini bir başka çıkmaz yolda tüketmeye devam edeceklerdir.

DTP, Türkiye egemen güçlerinden, kendileri için, eşit hak, eşit örgütleme vb. haklarını dayatıp isterken; öbür yanda, kendi dışındaki Kürt parti ve oluşumlara, bölgede söz hakkını bile tanımak istememektedirler.

DTP’nin önünde, Kürt halkının ve aydınlarının onlardan beklediği yaklaşım; kendi dışındaki Kürt oluşumlarıyla, meşru zeminde; HAK-PAR, KADEK, MESOP, TEVKURD, DDH/TDŞ; illegalitede olsalar bile önemli kadro birikimleri olan, TEVGER, PSK, KKP, PRK-Rizgari, PŞK-Kawa, PDK- Bakur ve birkaç yurtsever Kürt İslamî parti, örgüt vb. ile ya çatı, cephe vb tipte örgütlenmesi veya güç birlikleri şeklinde seçime girmeleridir. Çünkü bu parti ve oluşumların içinde sayısız, siyasetçi aydın ve örgütçü kadrosal yetenekler vardır. Bunlar, ne zamana kadar etkisiz durabilirler ki; kendilerini çürümeye bırakamayacaklardır.

Bu tür bir girişim yapılmazsa, PKK ve DTP dışındaki tüm oluşumlar bir araya gelip, kendi (veya bağımsız) adaylarını çıkararak veya Kürtleri, seçimi boykota çağırarak, DTP’ yi cezalandırarak terbiye etme yolunu seçebilirler.. Bu da, onların demokratik hakları sayılacaktır.

Şimdi bu kurt kapanından, bu çıkmazdan Kürt halkı, kendisini nasıl sıyıracak ve nasıl kendini özgürce ifade edebilecektir. Önlerinde büyük bir sınav vardır.

Kürt halkı, gerçekten kendi adaylarını, (tabandan gelen bir demokratik yöntemle) seçip, nasıl tespit edebilecektir?! Yine, İmralı yetkisi, Kandil etkisi ve merkezden atama ile belirlenecek (demokratik olmayan) yöntemlerle mi adaylar atanacaktır?! Bu mantık yine yürür mü veya kabul görür mü?

Kürtler, taban olarak, yani halk olarak, ne zaman demokrasiye uygun yöntemlerle, kendi yerel dengesel gerçekliğine uygun adaylarını, özgür iradesiyle belirleme aşamasına geçebileceklerdir.
Demokrasi herkese lazım; demokratik eğitim ve demokrasiyi özümseme ise şarttır.

M. Nazım GÜLER - 11.12.2008


Yazının kaynağı burada

Kalıcı Bağlantı Yorum (4) Yorum yaz!

19/10/2008 · Kategori: 5-ALINTILAR

Şimdi TARAF olma zamanı



Parmağını sallaya sallaya başta TARAF olmak üzere basını tehdit eden Genelkurmay Başkanına burada sesleniyoruz.

Paşa! Paşa!
Öncelikle karşınızdakiler bu ülkenin vatandaşlarıdır, emir subaylarınız değil. Öyle parmağınızı sallaya sallaya konuşamazsınız.
Sizin selefleriniz 1960’ta, 1971’de, 1980’de, 28 Şubat’ta bizim dedelerimizi, babalarımızı annelerimizi sindirmiş, korkutmuş olabilir. Ancak dünya çok değişti. Biz de çok değiştik. Görünen o ki siz aynı kalmışsınız.
Hiddetinize, öfkenize boşuna dünyadan ortak aramayın. Sizin her ordu dediğiniz, olsa olsa her gün darbe olan muz cumhuriyetlerindeki ordulardır. Medeni bir ülkenin Genelkurmay Başkanı sizin gibi bir konuşma yaptığı anda apoletleri sökülür.

Şimdi akan ve akacak kandan kimin sorumlu olduğuna gelelim.
25 yıldır bu bölgede ali kıran başkesen kimse akan kanın sorumlusu odur. Dağlıca baskını sırasında düğünde olanlar ve düğünde olanlara ödül verenlerdir. Aktütün karakoluna güpegündüz saldırı düzenlenirken elindeki sopayla beyaz bir topu deliklere sokmaya çalışanlardır. İnsansız uçaktan çekilen görüntüleri izlemeyen ya da izlediği halde hiç bir tedbir almayanlardır. Yeniden OHAL isteyerek sorunları sertlikle bitirebileceğini zannedenlerdir.

Bizim tarafımız ise; artık paşaların darbe, muhtıra ve azarlarından usananların tarafıdır. Bizim tarafımız, bu akan kandan artık bıkanların, bu saçma sapan savaş artık dursun diyenlerin tarafıdır. Bizim tarafımız, cesurca bu pis kokuların üzerine giden TARAF’ın tarafıdır.
Bugün TARAF olma zamanıdır. Bu mücadelede yanlız bırakılan TARAF’a sahip çıkma zamanıdır.
Demokrasiden yana herkesi TARAF almaya çağırıyoruz. Adeta sessiz bir reklam ambargosu uygulayan iş dünyasını cesretli davranmaya davet ediyoruz.

Nokta’ya olan biteni seyrettik. Aynı şeylerin TARAF’ın başına gelmesine izin vermeyelim.

Gençsiviller

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

24/9/2008 · Kategori: 5-ALINTILAR

"Şeref ekmek bulamazken şerefsiz budu götürdükçe, ciğerim aney,

                                             
"ŞEREFSİZİM de"... "İspatlayamazsan şerefsizsin"... "Asıl sen şerefsizsin"...

Şeref, şeref, şeref...

Sanırım bu sözcük, hiç bu kadar ayağa düşmemişti...

İş o kadar çığırından çıktı ki...

Artık bir açıklamaya "sert açıklama" diyebilmek için, içinde mutlaka "İspatlayamazsan şerefsizsin" vurgusunun geçmesi gerekiyor...

Teşekkürler Tayyip Bey... Türkiye sizinle gurur duyuyor...

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

24/9/2008 · Kategori: 5-ALINTILAR

En Kral Tayyip - Nazım Alpman

Başbakan Tayyip Erdoğan iktidarının �en şanlı� günlerini yaşıyor.

Güç odaklarına savaş açmış cengaver halini kendisi çok beğeniyor.

Lideri olduğu partinin kendisini beğenmekten başka seçeneği bulunmayan delegasyonu karşısında coşuyor, gürlüyor, kendinden geçiyor:

-Evinize sokmayın o gazeteleri!

Erdoğan"ın bu hali, genellikle doğulu �büyük� liderlerin genetik özelliğidir. Muhalefetteyken herkes için özgürlük �bu arada kendine de- talebini seslendirirler. İktidarlarını pekiştirdiklerinde de ayrı bir yörüngeye girerler.

İktidar sarhoşluğu içinde toplumdan �minik� istemleri olur:

-Bana tapmayan kahrolsun!

İktidar gücün büyüsü önce kullanının aklını başından alır, sonra çevresinin...

Erdoğan"ı çileden çıkaran süreç Deniz Feneri e.V."nin Almanya"daki marifetlerinin basında yer almasıyla başladı.

Evet, böyle küçük götürmeler olabilir...

Bunları herkesler yapıyor...

Zaten iktidarda bulunmamımız başka bir sebebi var mı?

***

Geçen gün Adapazarı"ndaydım. İftar vakti yaklaşmaktaydı. Dört yolda trafik ışıklarında durmuş yeşilin yanmasını bekliyordum. Hızla bir konvoy geldi, kırmızının son dakikalarını ihlal ederek geçti. Önde bir Hammer, arkasında boy boy cipler, Audiler, Mersedesler, BMV"ler arada KİA cipler de vardı. Sordum, AKP"liler iftara gidiyorlarmış. (Kendine) Müslüman kardeşlerimizin gösterişli iftar konvoyu Adapazarlılardan epeyce �takdir� aldı.

Erdoğan diyordu ya:

-Zenginliği tabana yayacağız!

Sözünü tutmuş.

AKP örgütlerinin en alt katlarındakileri de köşeleri döner hale gelmişler. Hem de en pahalı ciplerle...

Hani Müslümanlığını tevazuu içinde yaşayacaklardı?

Hani gösterişten kaçınacaklardı?

Hani zenginlikle göz çıkartmayacaklardı?

Hepsini gayet güzel biçimde içleri son derece rahat olarak yapıyorlar.

Yukarıdaki hatırlatanlar olursa da cevapları hazır:

-Bizden öncekilere hiç ses çıkartmadınız, şimdi bize gelince mi konuşuyorsunuz!

***

Tayyip Erdoğan, yakın ve uzak çevresiyle kapitalizmin büyüleyici etkisinin esiri olmuş durumdalar. Türkiye"deki büyük sermaye el değiştiriyor. Eski klasik yapının da sancısı bu yüzden çok arttı:

-Bunlar şeriatı getirebilirler!

Aslında parayı götürüyorlar.

Karşıtların sesleri de bu yüzden çok çıkıyor.

Erdoğangiller de haliyle gürlüyor:

-Heyyyy ulan var bize yan bakan?

Bu haykırış kendi mahallesinde büyük alkış alıyor. Erdoğan da doğal olarak kendi pozisyonunun tescil edilmesini istiyor:

-En Kral kim?

-Tayyip!

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

26/2/2008 · Kategori: 5-ALINTILAR

Yurtta Sulh Cihanda Sulh!


Kara harekâtı!
Evet. Kara harekâtı başladı.
Hayatı teferruat olarak görenler bayram ilan ettiler yine.

Başta büyük gazete olmak üzere medyamızda sevinçli bir telaş görünüyor. 'Karakışta Güneş Doğdu' idi dev sürmanşeti büyük gazetenin. Yollar ve köprülerin imha edildiğini, 30-40 kilometre içeriye girildiğini duyuruyordu. Logosunun hemen yanıbaşında da kara bir kutu içinde 'İlk Gün'başlığının altında skor belirtiliyordu. '44 terörist öldürüldü.' Altında, '5 asker şehit.'
Ana akım medyanın bu nefesimizi tutmuş beklemekte olduğumuz savaşı muştulayışında zorlu bir milli maç 'zaferini' ilan edişindeki fanfarlı üslup okunuyor. Nihayet. Mehmetçik. Bozgun. Kaçacak delik arayan terörist. Hedef. Sıkça kullanılan kelimeler.

Bu korkunç tefrika, tirajları hoplatacaktır mutlaka. Her gün kalkar kalkmaz gazeteyi kapıp skora bakmamız gerekiyor besbelli. 44'e 5, ikinci günde 79'a 7 oldu. Ara açıldı. PKK'nın artık Mehmetçik'e yetişmesi imkânsız. Zafer!


İnsan hayatının skorlara yazıldığı uğursuz bir dönemden daha geçiyoruz işte.

TSK, harekâtın başladığını duyururken gazetecileri de 'can güvenlikleri' için bölgeye girmemeleri için uyarıyordu. Kullanabilecekleri görüntüler kendilerine yollanacaktı.
Nitekim TSK tarafından basına dağıtılmış tuhaf Mehmetçik görüntüleriyle karşılaştık ilk günden. Beyaz çarşaflar altında 40 kilo olduğu belirtilen yükleriyle gecede sıra sıra ilerleyen kocaman kuzucuklar gibi. Ellerinde silahları, yüzlerinde kamuflaj boyaları, alınlarına takılı gece gözlükleri, özel botlarıyla kimileri kameraya bakıyor. Kimileri dalgın görünüyor.
Irak harekâtından tanıdığımız kakılmış gazetecilerin yerini almaya dünden hevesli basınımız uzaktan kakılmış olmakla yetinecek besbelli.

Çünkü TSK, hiçbir zaman tanık sevmedi.

Savaş romantizmi konusunda kimselerin eline su dökemeyeceği Ertuğrul Özkök, bayramı duyuruyordu: "Böyle günlerde öfkemi, kızgınlığımı unuturum."
'Savaş başlayınca öfke ve kızgınlığın unutulması' şiarı, yazarın savaşı bayramların bayramı olarak gördüğünün açık kanıtı. Kendisine mübarek olsun diyenlerle dolu medyamızda şaşılası bir durum değil.
Nitekim, birçok her şey mubahçı demokrat yazarımızdan, 'toplumsal kalkınma hamleleri ertelenmemeli, her şey savaşla çözülemez, ama inşallah bu harekâttan kârlı çıkacağız' özetli yazılar okuduk. Hükümet yanlılarınca da hayır dualarıyla karşılandı bu savaş.


Coşkunun diri tutulabilmesi için Mehmetçik magazini de elbette devreye sokulmuştu. Giydikleri botların özelliklerini, diğer aksesuvarlarının dökümünü öğrendik.
Daha ilk günden bu kadar steril, bu kadar muntazam, bu kadar hazırlıklı bir paket olarak bize sunulan harekât işte uzakta çekilmiş aydınlık bir film gibi geriliyordu perdelerimize.

Sabah gazetesinin ilk gün manşeti yüz kazırtıcıydı. Dramaturji konusunda fevkalâde hırslı görünen Sabah, 'Yastan Cepheye' diye haykırıyordu. Manşete koskocaman bir komutan gömülmüş, eliyle bir yerleri işaret ediyordu.
Kaç insan hayatına, nice acılara, nice şiddete mal olacağı kestirilemeyen savaşın haberi, başkomutan Korgeneral Kalyoncu'nun 15 gün önce eşini kaybetmiş olmasıyla veriliyordu.
Hayatımızın drama departmanında her dem geçerli klişe 'Şov mast go on' işbaşında.

Karanlıkta kuzucuklar ölmeye ve öldürmeye yürürken başlarındaki komutan da yastan savaşa atıyor adımını. Sabah'a kalırsa, bu savaş, komutanın kişisel dramı. Onun yaralı ruhunun yanına çöküp okumalıyız bu savaşı.
Aynı gün, üstünde tepiştiğimiz bir başka konuda da, tesadüf bu ya, beklenen bir adım atılıveriyordu. Cumhurbaşkanı, türban konusundaki değişikliği onayladığını duyurmuştu aynı gün. Kimi savaşsever yazarlar, onu bu güzel ve kutlu günde türban konusunu araya sıkıştırıveren bir fırsatçı olarak kınıyordu. Böylesine saygın basında yazamayan kimi insanlar da belki içlerinden Gül'e soruyordu: "Bir türban serbestisine mi verdin savaş emrini?"

Öte yandan, hemen bu kapağın altında siyasi hasımların ve dünyanın bu harekâtı nasıl hak gördüğüne dair bir döküm geliyor. Sözgelimi Murat Yetkin ruhumuza su serpiyor: "Türkiye, hükümeti, Meclis'i, dışişleri, askeriye ve istihbaratı ile PKK ile mücadelede hiç yakalamadığı bir ortamı meydana getirdi. Ankara bugüne dek terörizmle mücadelede uluslararası camiada hissettiği derin yalnızlığı kırabildi."

Nitekim, ABD'nin destek sözünün ciddi olduğunun anlaşıldığını da belirtiyor yazarımız. Büyükelçi Wilson haklı çıkmış.
Avrupa da 'Türkiye'nin vatandaşlarını koruma ihtiyacını' anlayışla karşılıyor ama Solana, "Bu harekâtın en iyi yanıt olduğunu düşünmüyoruz" demekten de kaçınmıyor.


CHP ile MHP zil takmış oynuyor.
Yalnız Oktay Ekşi, ekşice bir espritüel vurgulamayla belirtiyor: "Nitekim içeride ve dışarıda herkes kabul ediyor ki (pardon herkes derken galiba Demokratik Toplum Partisi'ni göz ardı etmiş olduk) bu harekât Türkiye'nin kendi huzur ve bütünlüğünü koruması için zorunludur."

Evet, parantez içinde hatırlanabilen DTP dışında bu kara harekâtını desteklemeyen kayda değer hiç kimse yokmuş.
Dolayısıyla bu savaşı çözüm olarak görmeyenler, hiçbir savaşı hiçbir şeyin çözümü olarak görmeyenler bir kez daha, hele bu kez savaşın uğultusu ile çevrelenmişken, marjinal, gayrimeşru ilan edilmiş oluyor. Teferruat.
Uzaktan kakılmışlar tarafından, vatanın birlik ve bütünlüğü söz konusu olduğunda teferruat olduğumuz ilan ediliyor açıkca.


Skorlarınıza yansıyan rakamlar, her biri bu topraklardan, her biri benzer yoksunluklardan gelen insanları yansıtıyor. Türk'ün de Kürt'ün de yüreği dağlanıyor.
Bu kışkırtıcı dille sonsuza dek sürecek bir savaşın körükçülüğünü yapıyorsunuz.
Seni fırsatçı AKP; diyelim mükemmel bir politik maharetle bütün dünyayı yanına aldın. Pekiyi bu harekâtın sonuçlarını, acısını, üreteceği nefreti ve kanı da bölüşebilecek misin dünyayla?


Gazetemizin eski yazarı Murat Çelikkan, bianet'e hiç de parlak görünmeyen istikbalimizden dem vurmuş: "Hiçbirimiz bu harekâtın kapsamını ve süresini bilmesek de PKK'nin daha fazla sıkıştırılmasının hem bir ateşkes hem bir silah bırakma olasılığını giderek zayıflattığı söylenebilir. Ümidim o ki bu askeri operasyonun derinleşmesi Türkiye'de çatışma ortamını da derinleştirmez ve şiddetin kırlardan şehirlere yayılmasına neden olmaz. Böyle bir durumda barıştan bahsetmek çok güçleşeceği gibi Türkiye'de barış yanlısı kesimlerin gücünü zayıflatacak, dolayısıyla bu harekâtın Türkiye'de barış umudunu zayıflatacağını söylemek yanlış olmaz. Bu harekâtın bir yönünün de Irak Kürtlerine gözdağı vermek olduğunu kabul etmek lazım. Ancak hava harekâtları gibi bu da ABD'yle uzlaşma olmaksızın Türkiyenin kendi kendine girişeceği bir harekât değil. Dolayısıyla hem ABD-Türkiye arasında, hem de aralarında uzlaşmazlık olduğunu düşünmediğimiz hükümet ve Genelkurmay Başkanlığı arasında -ne tür bir stratejik pazarlık olduğunu bilemiyoruz ama- asgari bir uzlaşma olduğu ortada."

Çelikkan, basına da görevini hatırlatıyor:
"Bütün bu harekât içinde hem uluslararası sözleşme hem de uluslararası insan hakları belgelerine uyum konusundaki tek bilgi kaynağı ve referans Genelkurmay'dan gelecek açıklamalar. Eğer hepimiz bu psikolojik harekâtın bir parçasıysak, ne olup bittiğine ilişkin farklı kaynaklardan gelecek haberleri de beklememiz lazım."

Yıldırım Türker - Radikal

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki ::