23/5/2009 · Kategori: 5-ALINTILAR

BİLGE KÖYÜ VAHŞETİNİN GERÇEK SORUMLULARI KİMLERDİR?

BİLGE KÖYÜ VAHŞETİNİN GERÇEK SORUMLULARI KİMLERDİR?

Mardin, dünyada eşi az bulunur bir hoşgörü, huzur ve barış şehridir. Bu korkunç facia için Mardin’inin seçilmesi bir şansızlıktır. Mardin bunu hak etmiyor ve aynı zamanda bu olay, bölgeye karşı çok kalleşçe bir tuzaktır.

İnsanlıktan nasibini almayanlar, bukalemun gibi her renge bürünüp, Kürtlerin tarihini, kültürünü, örfünü, adetini, töresini ve yöresini, “olağanüstü hal” koşullarında, çok olağanüstü çabalarla, tüm hile ve tuzaklarıyla iğdiş edip, tüm maddi- manevi varlıklarımızı alt-üst ettiler.

Bölgeye düşman olanlar, Kürdün yüce seciyesini kendilerine sahiplenirken; kendi kirli ve barbar ahlakını, sanki Kürtlerinmiş gibi, tv haberlerinde yarattıkları “şok” haberlerle; %99 bölgemizle ilgisi olmayan uydurma senaryolarda, işledikleri hayali “töre” konularıyla, hem kitlelerin bilincini bulandırıp, hem de bu yoldan kazandıkları haram paralarla köşe oluyorlar. Tahribatları bilinçli ve şovencedir. İşte bu egemen zihniyetin eseri olan Mardin’inin, Mazıdağı (Şemrex) ilçesine bağlı, (Kürtçe adı Zanqırt olan) Bilge Köyündeki vahşetinin asıl nedenini ve müsebbiplerini gizleyerek, olayı Kürt halkına hakaret anlamına varan “töre” , aşiretçilik vb. yalanlarda dolandırarak, halkımızı aşağılık kompleksiyle boğmaya ve onları, kendilerinden nefret ettirmek için baskılamaya çalışıyorlar.

Kürt bölgesinde, devlet eliyle, yaşatılan toprak ağalığı ve buna bağlı olarak varlığını sürdürebilen aşiretçilik ve (kırılmasına rağmen) yer yer uç örneklerine rastladığımız kimi “töre” kalıntıları olsa da; bu köydeki olay ve vahşi katliamının asıl nedeni bunlar değildir. Belki, bunlarmış gibi görünsün diye, süsleme malzemesi olarak kullanılmak istenmektedir. Bu bilinçli bir senaryo ve kalleşçe bir oyundur. Belki olayın müsebbipleri, bu senaryoyu bilinçli olarak, piyasaya yaymak ve halkları bununla kandırmak, kamuoyunu uyutmak istiyorlar.. Kanalları için sahte Tv dizilerine yeni malzemeler çıkarıyorlar.

Bilge/Zankırt köyünde ağalık var mıdır ki, töresi olsun; bir kere bu olayların failleri ve kurbanları olan şu an ki köylüler, bölgeye koruculuğu silah zoruyla dayatan devletin, silahlı çeteleri ve bu köyü işgal edenleridirler. Devlet, zamanında bunları da yanlarına alarak, köyün asıl sakinlerini, koruculuğu kabul etmedikleri için, zorla köylerinden göç etmelerini sağlamışlardır.

Gerçekte bu köy, bitişiğinde “Sultan Şeyhmus” adıyla bir evliya yatırı ve ziyaretgâhı bulunan bir mesire yeri olup, Kürdü, Arabı, Çeçeni, Süryanisi bir arada piknik yaptığı bir barış ortamına sahiptir. Bölgenin en yeşillikli alanlarındandır. Koruculuk o mekanı da kirletmiştir.

“Töre” ve namus diye bir uydurma bahane attılar ortaya; kim niye attı, aslında bellidir, gerçekleri saptırmak amaçlıdır. Önceleri, öldürülenlerden bir gencin deniyor;(kim bu genç, bari bir isim de uydursalardı(!)), saldırgan taraftaki bir kıza deniyor;(hangi kız; ona da bir ad bulamadılar(!)) tecavüz etmiş de, gelin adayı kızcağızı bunun bedeline istemişlermiş de, kavgasını sürdürmüşlermiş de, iş buraya gelmişmiş!.. Yalan. Şimdi de “Şıh Mehmet”in hanımıyla 2 yıl boyunca yasak aşk yaşanmış da (kim onunla yasak aşk yaşamış; bir kadını ve kocasını rencide ediyorsunuz da, failin adını gizlemek mi ahlakınıza zor geliyor(?)) ve güya bu “Şıh Mehmet” o hırsla; “herkesi öldürün, kimse sağ kalmasın” demişmiş!.. Yalan. Eğer “Şıh Mehmet” bunu söylemişse, söyleme bahanesini değil de, asıl nedenin ne olabileceğini sorgulayarak olaya yaklaşmak gerekir. Bu yavan bir gerekçedir çünkü.

Bu olayın, içine maydanoz olsun diye, “kızı karşıya verdirmeme” da olsa, tecavüz de olsa, kişisel rant da olsa, asıl nedeni başka olmak zorundadır; çünkü olayın çapı ve kapsamı bu bahanelerin toplamını aşacak ölçüde, bölge karakterine uymayan adet dışı ve insanlık dışı vahşi bir politikayı barındırıyor.
Bu bir inkâr ve imha politikasıdır; hakları inkâr; varlıklarını imha amaçlıdır. Bu olayın, Kürt sorununda barışçıl girişimlerden söz edildiği, PKK’ nin 1 Haziran’a kadar ateş kestiği, Federal Irak Kürdistan’ında çok geniş katılımlı ve sonuç alıcı karakter sergileyen bir “Kürt Konferansı”nın gündeme geldiği bir döneme rast gelmesi, herkesi çok düşündürmelidir.

Burada, kadınlar ve çocuklar, tamamen masumdurlar; ancak, öldürülen erkekler gibi, olayın faili diye yakalananlar da masum bir geçmişe sahip olmadıkları ortadadır. Bir kere hepsi koruculuğu kabul edip, köyün topraklarına el koymuşlar ve önceki köy sakinlerini göçe zorlamışlar; kimden destek ve güç aldılar; kimin silahıyla bunu yapabildiler bellidir.. Niye yaptılar bunu; “terör”e karşı gelmek ve devlete sahip çıkmak için miydi? Öyle olmadığı açığa çıkıyor..

Diğer sebeplerden birisi, örneğin; oradan geçen petrol boru hattını delip, petrol çalmak yasal mıdır; devletin ekonomisini baltalamak olmuyor mu? Hem de devletin silahları gölgesinde!..

Edinilen bilgiye göre, vahşi katliamdaki evin sahibi eski muhtar Cemil Çelebi, 2003'te akrabaları ile birlikte köyün hemen yakınından geçen BOTAŞ'a ait Kerkük-Yumurtalık ham petrol boru hattını delip, sattıklarıyla kısa sürede trilyonlara ulaşan bir servet elde ediyor. Cemil Çelebi, vahşi saldırıda ölen Ali Çelebi ve Vahap Çelebi ile birlikte tam 2 ay boyunca boru hattından çaldıkları petrolün tankerini 20 milyar liradan satmışlar. Ham petrolü alan şebekeler, boya fabrikası adı altında açılan fabrikalarda petrolü işleyerek akaryakıta çeviriyorlarmış.

Peki bu olaylar, devletin askeri birimlerinden (Jitem vb.den) gizli olması mümkün müdür? Köy yakınındaki karakolun askerleri ve bu korucular, “terörist”lere karşı sürekli keşif ve takipteyken, koca petrol borularını gizlice delmek, köy yerinde kocaman tankerlerle motor gürültüsüyle taşımak ve ancak, zorunlu olarak asfalt yolun üzerindeki karakolun önünden geçirmek mümkünken, petrolü satmaya götürmek nasıl açıklanacaktır? Köylüleri kendi aralarındaki bir rant ile mi; yoksa işin arkasında olası daha geniş çaplı başka bir neden ile mi? Bölgede yine kaos yaratmak gibi..

Vahşetin failleri içinde adı geçen M. Sait Çelebi, bu kaçakçılıktan Cemil Çelebi’den daha çok para kazanmak istemişti, deniliyor. Koruculuk yapan M. Sait Çelebi, köyün JİTEM ile irtibatlı tek “derin” korucusu olarak biliniyormuş. Tehdit ve şantajla kaçakçılığa ortak olan Çelebi'nin JİTEM'deki dostları sayesinde kaçakçılığın kendi leyhinde devam etmesini sağladığı iddia ediliyor.

İddiaya göre, bir gün bu köyde ortaya çıkan rantın paylaşımı konusunda tartışma çıkmış ve Cemil Çelebi, köyde 1 gecede 350 milyar lira dağıtmış, deniyor. Mardin'de 500'er milyara 3 minibüs hattı alan Cemil Çelebi'nin toplam servetinin 3 trilyona ulaştığı da iddia ediliyor. Rant bu kadar büyüktür. Bu konuda, araştırma ve inceleme yapılıyor mu bilmiyoruz; ancak bütün bunlar, bizleri, olayın asıl nedenlerine de götürebilir..

Kaçakçılık nasıl ortaya çıkıyor; 2003 yılıda M. Sait Çelebi, Cemil Çelebi ile rant paylaşımında sorun yaşamış ve M. Sait Çelebi, bir gece kaçakçılığın yapıldığı noktaya sabotaj düzenleyerek, orayı yakıyor. Yangın nedeniyle olaya müdahale eden yetkililer, ancak o zaman petrol kaçırıldığını tespit edebiliyorlar. Yani deşifre oluyor… Yapılan operasyonda, adı geçen 4 kişi ile birlikte Vahap Çelebi de gözaltına alınırken bir astsubay ve bir yüzbaşı da açığa alınıyor. Ancak, her zaman ki gibi, yeterli delil olmadığından kaçakçılık sanıkları yalnızca iki ay hapis yattıktan sonra tahliye edilmişler o zaman.

Bu köydeki korucular, bu vb. rant olayında sadece figüran olabilirler; böyle olaylar çaplarını aşar..
Töre ise, bir başka gülünç bahanedir. Töre, olduğu yerlerde, kız ve oğlan hedef alınır; eğer aileler de karşılıklı çatışmak zorunda kalırlarsa, kesinlikle ( töre kurbanı kız hariç) hiçbir kadın ve çocuklar hedef alınmaz..

Genellikle sevgilisine kaçan Kız ve yasak aşk yaşayan kadın dışındaki tüm kadınlar, (aşiret kültürü geriliğine rağmen) namus ve kutsal sayılır aşiret töresine göre.

Örneğin, iki aşiret silahlı çatışmada, birbirlerinden adam öldürdükleri sıralarda bile, iki tarafın kadınları, eşlerine gıda vb. yardım götürebiliyorlar ve değil onlara dokunmak, onlara laf atmak bile her aşiret için onursuzluktur ve söz konusu o aşireti küçük düşürmek sayılır.

Ya da iki büyük aşiretin kanlı kavgası arasında, barış için, daha büyük aşiretlerin ileri gelenleri araya girip çözemediği bir durumda, bir tarafın sadece bir kadını, ortaya çıkıp, “kofi”sini (başlığını veya baş örtüsünü) çatışan iki aşiret liderinin arasında yere atarsa iş biter, çatışma son bulurdu. Çünkü, o saatten sonra çatışmayı sürdürmek o kadının şahsında “namus”u ayaklar altına almak olur ki, bu da aşiret kültüründe, o aşireti dışlayıcı rezil bir sona götürür...

Diğer bir örnekte, aşiretin öldürmek istediği bir erkek, şayet karısının arkasına saklanır ve ona sığınırsa, öldürülmekten kurtulur. “Töre” denecekse işte Kürt töresi budur .. Yoksa böyle katliamlar töreye girmez, giremez.. Kürt töresi, Türk TV kanallarının uydurma dizilerinde olduğu gibi değildir; o uydurma senaryoları yazanlar kendileri uydurup kendileri oynuyorlar; halkların duygularını sömürüp günü kurtarmaya çabalıyorlar; gerçi bunun da artık cılkı çıktı. Kimi diziler, Kürt bölgesinde ya çekim yapamıyor veya çekilince de film setinde saldırıya uğruyorlar; çünkü yöre halkı, onların senaryolarını kendilerine hakaret sayıyorlar…

Peki aynı köyde yaşayıp akraba olan bu insanlardan nasıl böyle canavar figüranlar çıktı, çıkabiliyor?!..

İşte bunun sosyolojik ve psikolojik nedenlerinin köklerine inmek lazımdır. Burada gerçek bilim adamlarına büyük işler düşüyor. Yerinde, onurlu bir araştırma yapıp, doğruları halka açıklamalıdırlar.

Her şey, devletin Kürt sorununa bakışında ve icraattaki politikalarında saklıdır. Cumhuriyetin başından beri, demokratik olmayan bu devlet, Kürtlerin tarihine, kültürüne, diline, “inkârcı ve imhacı” yaklaşmıştır. İlkokuldan başlayarak, okullarda, yurtlarda ve kışlada Kürtçe konuşmak Kürtlere yasak edilmiştir. Kürtlerden bahsetmek, Kürdüm demek tabu olarak görülmüş; kurala uymayanlar, baskılara, işkencelere, hapislere maruz bırakılmıştır. Bu bir halkın, tarihine, kültürüne, kişiliğine karşı bir devlet terörü değil de neydi? Şimdi, daha yeni kimi gerçeklerin farkına varanlar oluyor; ancak bazıları da bu gerçekler, onları yanıltsın diye, çözüm yoluna da takos koymaya çalışıyorlar.. Ergenekon davasında görüldüğü gibi..

PKK’nin silahlı mücadelesi başlayınca, önlem olarak başvurulan ”Koruculuk” sistemini yerleştirmek ve yaygınlaştırmak için, köylerde yaşanmadık baskı ve zulüm bırakılmadı. Köyler yakıldı, yıktırıldı; Köylülere dipçik zoruyla baskılar yapıldı. Köylüler, ya topraklarını, hayvanlarını, evlerini bırakıp göç edecekler; ki bu durumda malları, mülkleri, davarları, ekinleri diğer (belki hasım) köylerden olan korucular tarafından ordu gözetiminde talan edilirdi veya kendi halkına karşı, kendileri de korucu olurlardı. Bir çıkmazla karşı karşıya bırakılıyorlardı.

Silahı alanlar, pkk’den çok diğer köylerdeki kendilerine katılmayan halka baskı yapmayı görev saydılar.. Diğer köydekilerin birçoğu da ya akrabaları veya önceden dostlukları olan tanıdıklar olurdu. Bu durumda, tanıdıklarına silah doğrultmak zorunda bırakılan korucunun psikolojisi nasıl olabilir?. İğdiş edilen bir kişilik ile iç bunalımlar yaşamazlar mı? Münferit olsa da, kimi köylerde, timler, korucuları nöbete yollayıp, kendi evlerinde namuslarına, kızlarına da el atmışlarmış; evlendirmelerine karar verilmiş kimi kızların, intihara başvurmalarının gerisinde böyle düşürülmüş nedenler de az değildir, denildiğine göre..

Yani korucular, kendi halkına karşı eline devletin silahını alması yetmemiş gibi, gidip kendi köylülerine baskılar yapıyor; o yetmiyor akrabalarını dahi kendileri gibi korucu olmaya zorluyorlar..

Neden; çünkü Kürt halkı, koruculuğu kendisine karşı bir ihanet öngörüyor, onlara “cahş/hain” dedikleri için; koruculuğa mecbur bırakılan korucular da, bu yolda yalnız kalmasın (onları aşağılayacak kimse kalmasın) diye kendi yakın akrabalarını dahi bu işe zorluyorlardı. Bunu yaparken de zaman içinde hiçbir insani kural tanımıyorlardı, her türlü kötülüğe başvuruyorlar... Askerin yanında, sözüm ona “terörist” gizleyebilir bahanesiyle bütün bodur ormanları bile yaktılar.. Başkalarının kızlarına, mallarına, göz dikerken sıra kendi namuslarına gelince, susacak kadar kişilikleri sarsıldı, davacı bile olamıyorlardı.. Koruculuk kalksa bile, onların hepsi belli bir süre terapiden geçmesi gerekir.

Dönüşü olmayan bir yolda, imhacı bir canavara dönüştüler kimi korucular... Nitekim bu olayda da, eski muhtarın silahını bırakıp ticarete atılmaya karar verdiği de söyleniyormuş iddialar arasında.. Geride kalacak olan korucuların ve Jitem’ in olası kirli sırlarına sahip olunca, imha edilmelerine karar verilmiş de olabilir. Zaten saldırganlar, çoluk çocuk herkesin öldürülmesinin gerekçesinde, olayı PKK’ nin üzerine atıp konuyu saptırmak istemelerinin asıl nedeni, eski muhtar tarafının koruculuk silahını bırakmak istemeleri de pek ala olabilir… Karakol beş dakikalık mesafedeyken ve silah sesleri orada duyulabiliyorken; üstelik olayın mahiyeti karakola anında haber verilmişken, yanlarında nöbet tutan o köyden bir korucunun ikazına rağmen neden askerler müdahale etmediler ve ancak iki saat sonra olay yerine gidebildiler?!.. Zaten köydeki tüm silahla tarama olayı da on beş dakikalık bir süre içinde son bulmuştu. Karakolu töhmet altında bırakmak istemiyorum ; ama acaba herkesin öldürülmesi ve geride kimsenin sağ bırakılmaması mı beklenilmişti?! Umarım sorgularda karakol aklanır veya onları yanıltan varsa o da ortaya çıkarılır...

Soruşturmada örfü adeti, töreyi, kişisel rant vb. dışarıya karşı göstermelik olan saptırma bahaneleri bir yana bırakalım da; belki bunlardan da hareketle çok yönlü sorgulamalarla, olayın asıl nedenlerine ulaşmak gerekir.. Çünkü, bu olayda, eğer geride tanık kalmayıp olay PKK’ in üzerinde kalsaydı, nasıl bir toplumsal kaos gelişecekti ve nasıl bir askeri infial yaratılacaktı, bunu görüp, iyi düşünüp, değerlendirerek, doğru gerekçeleri bulmak için bu olay çok yönlü sorgulanmalıdır..

Bilinmelidir ki, Kürt halkı böyle bir “töre”yi üstlenmiyor; bunu kimler uyduruyorlarsa bu “töre”nin uygulayıcıları da onlardır..

Lanet olsun ve nefretle kınıyorum!.

M.Nazım Güler

Yazının kaynağı burada



Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

2/4/2009 · Kategori: 5-ALINTILAR

GÜNDEME DAİR DÜŞÜNCELER




GÜNDEME DAİR DÜŞÜNCELER

Seçimlere yaklaşırken memleket gündemi kriz ile yoğruluyor, fakat yine de bir sukunet hakim. Son yedi yılda Türkiye'nin geçirdiği süreç ilerde bilimsel tez olarak incelenecek, sosyolojik, psikolojik, ekonomik ve siyasal alanda ciddi çalışmalara kaynaklık edecektir.

5 Nisan krizi, 2001 krizi ve 2009 krizi kıyasalandığında toplumsal reaksiyon farkı ciddi akademik araştırmaların malzemesi olacaktr. Bu mevzuya "teğet" bir dokundurma yaptıktan sonra ikinci olarak silopi asit kuyularına değinmek istiyorum.

"Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz" felsefesindeki CHP anlayışı aradan geçen yıllara ve gelişen çağlara rağmen bu ülkenin değişmez sessiz yasası hükmünü korumaktadır. İktidarda kimin olduğu mühim değildir; aslolan, bu yasanın sessiz sedasının hükmünü sürdürüyor olmasıdır.

Ergenekon davası sürecinde ve daha öncesinde yıllardır DTP ve bazı bağımsız milletvekilleri ile Refah Partili vekiller (mecliste ilk olarak gündeme getiren RP milletvekili Mehmet Fuat Fırat) doğuda gerçekleştirilen faili mechullere dikkat çekmiş, adres vermiş, hatta bir kaç ay öncesinde "asit kuyularını" bizzat ifade etmişlerdi.

O günlerde Türkiye kamuoyu bu konularda görüşlerini dile getiren, seçildikleri bölge halkının sorunlarını ortaya koyan ve çare arayan DTP vekillerini "ülkeyi bölmek ve vatan hainliği yapmak" ile suçlarken, bugüne geldiğimizde ünlü CHP valisi Nevzat Tandoğan'ın "Memlekete komünizm gelecekse onu da biz getiririz!" felsefesince; Silopi'de asit kuyuları ortaya çıkacaksa onu da biz çıkarırız mantığının neticesinde bu kuyulardan haberdar olmuşlardır.

Oysaki bu bilgiler uzun süredir DTP vekillerince ifade edilmiş, çeşitli adresler gösterilerek savcılara mekan bildirimi yapılmıştı. Nihayetinde artık bu kuyulardan çıkan bilgiler DTP'li milletvekilllerini haklı çıkarmıştır. Yalnız merak ettiğim nokta şudur ki; DTP'li vekiller bu açıklamaları yaparken onları vatan hainliği yapmakla, ülkeyi bölmekle ve memleketi germek ile itham edenler şu anda nasıl bir halet-i ruhiye içerisindedirler?

Sorumu yine kendim cevaplayayım; kimsenin aradaki bu "etik" hassasiyetin farkında olduğunu zannetmiyorum. Çünkü iktidarda kimin olduğu değil, hükümet etme zihniyetinin tek parti CHP zihniyetinden farksızlığı ortadadır. Halka sirayet eden de işte bundan başka bir şey değildir.

Yaklaşan seçimlerle ilgili bir şeyler söylemek gerekirse "maganda" üslubunun hakim olduğu, seviyenin gittikçe yerlere düştüğü yeni bir seçim dönemi daha yaşıyoruz. Başbakan sokak çocuğu üslubuyla yedi yıldır herkese çatarken, sonunda Baykal da kendisinin üslubunda cevaplar verdiğinde, başbakan bu kez, "yavuz hırsız ev sahibini bastırır" deyimince Baykal'ı küfürcülükle itham ediyor.

Başbakan alanda bu iradı yaparken meydanda kendisini dinleyen kaç vatandaşın aklına, aynı başbakanın daha bir kaç hafta öncesinde Sinop'ta görevlilere kızarak "Şimdi beni küfrettireceksiniz!" dediğini hatırlıyordur?

Toplumsal zihin tutulmasının bariz pek çok örneğine son bir örnek olarak bunu verdikten sonra seçimin Samsun esintilerine değinelim.
Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Çerkes asıllı Yusuf Ziya Yılmaz ikinci kez AKP'den adaylığa devam ediyor. Biri ANAP olmak üzere geçtiğimiz iki dönem başkanlık yapan Yılmaz'ın Samsun'un çehresine yaptığı yenilikler yok değil. Bunlardan birisi kendi adını verdiği Samsun otogarı. Yalnız burada bir noktaya dikkat çekmek ve önemli bir tiyo vermek isterim; otogarda bekleyecekler soğuğa kesinlikle hazırlıklı olmalıdırlar. Çünkü devasa bir uçan daireyi anımsatan otogarın ısıtma sistemi yok ya da varsa da çalışmıyor. Netice de otogarın içerisi buz kesiyor. Soğuk havalarda yolu düşecekler şimdiden buna hazırlıklı olmalıdırlar.

Bir diğer yenilik olarak eski Rus pazarının ıslah edilerek yeni, kapalı bir mekana dönüştürülmüş olmasını söyleyebiliriz. Yemek ve kafe gibi alanların da içerisinde istihdam edildiği yeni çarşı daha düzenli ve kullanılabilir olmuş. Temsili Bandırma Vapuru ve sahil düzenlemesi de yürüyüş parkurları ve oturma alanları için geniş mekanlar oluşturmuş. Dilerim bu alanlar ağaçlıklı, gölgeli şekilde tanzim edilierek banklardan faydalanmak daha verilmli kılınabilir.

Fakat Samsun'un alt yapı sorunu ne durumdadır derseniz, yaşadığımız tecrübeler göstermiştir ki düşen her damla Samsun caddelerini yine sele dönüştürüyor. Sel baskınlarının da yaşandığını bildiğimiz Samsun'un bu makus talihi henüz devam ediyor. Edindiğimiz izlenimler böyledir.

Gelelim diğer adaylara... Öncelikle Saadet Partisi'nin ev ev, kapı kapı çalışmalarını Samsun'da da sürdürdüğünü söyleyelim. Özellikle genel başkan Numan Kurtulmuş'un yapmış olduğu miting, partililere yeni bir ivme kazandırmış görünüyor. Coşkulu kalabalık ve ilgili dinleyiciler gözlerden kaçmamıştı.

Hatta mitingi dışardan izleyen vatandaşların "Buraya oy verecekler geliyor, diğerleri gibi ordan burdan toplama değil." şeklindeki yorumlarına kulak misafiri olmuştuk. Vatandaşların da gözünden kaçmayan bu duruma göre Saadet Partililer çalışmalarını hızla ve yılmadan sürdürdürürlerken toplumun kendilerine olan sevgisinin farkında olduklarını ifade ediyorlar. Fakat bu sevginin oya da dönüşmesi gerektiğinin de altını çiziyorlar.

Burada galiba biraz Osman Yüksel Serdengeçti durumu mevcut. Rivayetlere göre Serdengeçti seçim çalışmaları yaparken vatandaşlar kendisine sevgilerini gösterip, "canımız sana feda, kalbimiz senin" gibi sözler sarfettiklerinde Serdengeçti; "Ben sakatatçı mıyım, ne yapayım böbreğinizi, kalbinizi, bana oyunuz lazım!" diye latifeyle çıkışırmış. Sanırım Saaadet Partililerin bu aralar karşılaştıklar durum en çok buna benziyor; Avukat Hasan Tahsin Şengül'ün projelerini gerçekleştirmek için sevginin yanısıra oya da ihtiyacı olduğunu hatırlatıyorlar.

MHP'ye gelirsek; partililer Samsun genelinde çıkacak sonuçlardan oldukça umutlular. Yapılan yoklamalara bakıldığında Samsun il genelinde rüzgarın kendilerinden yana döndüğü görüşündeler. Büyükşehir belediye başkan adayı ise İbrahim Özyer.

CHP'liler Muzaffer Önder başkanlığına duydukları hasret ile yeni bir "Önder" misyonu kurmayı hedefliyorlar.Büyükşehir adayı Mehmet Atalay için kullanılan "Samsun'un Yeni Önderi" sloganı da bunun bir göstergesi. Mehmet Atalay Samsun'a "dürüst, şeffaf, hesap verilebilir ve katılımcı bir yönetim" vaad ediyor. Burada bir noktayı hatırlatmadan geçmek olmaz. CHP Samsun Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Mehmet Atalay, Ondokuzmayıs Üniversitesinde Rektör Ferit Bernay döneminde rektör danışmanlığı görevinde bulunmuş.

Bu haftaki yazımızı daha fazla uzatmadan Samsun'da yaşayan ve zaman zaman da ziyaretlerde bulunan bir vatandaş olarak hangi başkan adayı seçilirse seçilsin, dileğim; Samsun'u "dilenci kenti" imajından kurtarmasıdır. Her memleketin bir şeyleri meşhurdur, Samsun'un ise dilencileri meşhurdur. Dilerim yeni başkan bu çirkin konuya bir çözüm bulabilir ve Samsun'u dilencileri ile meşhur olma özelliğinden kurtararak; ekonomik kaynakları, gelişmişliği ve düzenli altyapısı ile örnek bir şehir haline getirebilir.

Son olarak iki konuya değinerek yazımı bitirmek istiyorum. İlki; Tarih Vakfı ve İnsan Hakları Vakfı'nın AB desteğinde hazırladığı, Ders Kitaplarında İnsan Hakları Raporu'ndan çıkan neticenin öğrencilerin "askerleşmiş" eğitime tabi tutuldukları ve çocuklara "militarizm" aşılandığıdır.

Bu tespiti dile getirenler mimlenirken şimdi bu tespit AB kriterleri gereği ilan ediliyor. "Kendi yurdunda garip, kendi vatanında parya" deyimini onikiden vuran bir örnek olay durumunu yaşıyor olsak da, yine de bu gelişmeyi olumlu karşılıyorum.

Öte yandan Darfur sorunu da "islamcıları" analizde turnusol kağıdı işlevi gören bir başka örnek olay. Sudan'da siyah olmayan müslüman yöneticilerin siyah müslümanlara karşı gerçekleştirmiş olduğu "katliamdan" bahsediyoruz. "Bölünme paranoyası" sorunsalı Sudan için de gündemde olan bir konu, bizim ülkemiz için de ne kadar tanıdık bir sendrom. Müslüman halkların öteki müslüman kardeşlerinin haklarını gasbetmek için ardına kadar sığındığı "işlevsel yalan" ne yazık ki müslüman ülkelerinde kol geziyor. Gazze kahramanı "islamcılar" bu mevzuda galiba "siyahi feryatları" işitemeyecek kadar "cihad" ile meşguller.

Yazımı bitirirken Halepçe Katliamında can verenlere Allahtan rahmet dilerim. Geride kalanlara, yollara düşenlere, insanlık çağının yaşadığı büyük dramlardan birini yaşamış olmalarına rağmen kimliklerinden ötürü ötelenen tüm Kürt kardeşlerime selam ederim. Allah bir daha böyle bir zulüm yaşatmasın.

Hatice Adalar (15.Mart.2009)



Alıntı burada


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

3/3/2009 · Kategori: 5-ALINTILAR

HA GAZZE, HA KANDİL; İKİSİ DE ÇÖZÜM DEĞİL!..2 (*)


HA GAZZE, HA KANDİL; İKİSİ DE ÇÖZÜM DEĞİL!..2 (*)


Birinci yazımın asıl amacını doğru anlayabilmek için ve ilgili olayları doğru okuyabilmek için, önce kendimizi, duygusallıktan arındırıp, olgulara, objektif bakmaya alıştırmak gerekir.

Olaya ve konuya bir Müslüman olarak mı, bir Türkçü olarak mı bakıyorsunuz? Bir kere bunu netleştirmek gerekiyor. Bir Müslüman olarak bakıyorsanız; öncelikle şu Türkçülükten kendinizi soyutlayıp arındırın ki, aynı olayları yaşamakta olan, her ırktan halkların acılarına eşit, adil ve objektif bakabilesiniz.

Zulüm, zulümdür ve “zulme karşı susan dilsiz şeytandır”. Kendi sınırlarınızın uzağındaki halkların acıları için hamasi nutuklar atarken; gazaya gider gibi her ırktan Müslümanları, dışınızdaki bir cihada ısıtırken; öte yandan, kendi sınırları içinde veya bitişiğinizdeki mazlum bir halkın aynı acılarını görmemeğe çalışmak veya görmek isteyenleri de kandırmak için, olayları çarpıtıp, dinimizi ters yorumlayarak, mazlumu, zalim; mağduru da gaddar göstermeye çalışmak; dilsiz şeytan olmaktan çok, dilli şeytan konumuna girmek, tehlikesiyle karşılaşmayacak mıyız?

Ben, Hamas’a veya Filistin halkının haklı davasına karşı olsaydım, yazımın başlığını “Ha Gazze. Ha Kandil” diye başlatmazdım.. Bundaki mesajımla, başta Erdoğan’a ve sözde “İslamcı”, gerçekte” Türkçü”lere; “neden bu çifte standart, böylesi iki yüzlü politika niçin?!” diye sorarak bağırmak istedim. Sesimi duyan “Müslüman” Türkler, mesajımla irkilip, sarsılıp, doğrulmak yerine, günahımı da alarak suçlarını ikiye katlamayı tercih ettiler. Müslüman iseniz, Kürtlere karşı bu ırkçı duruş ve sorunlarına kör bakışınız nedendir? Türkçü iseniz, “İslamcı “ maske kullanmaktaki ısrarınız nedendir? Filistin var diyebiliyorsanız ve bu adilse; aynı şekilde neden "Kürdistan"ı görmüyor ve Kürtlerin acılarını yok sayıyorsunuz? Müslümanca bakıyorsanız, gözleriniz, her yeri olduğu gibi doğru görmelidir, demek istiyorum.

Bir yere dürbünle bakarak ve gerektiğinde orayı mercek altına alırken; diğer yere (Kürt Bölgesine) gözlerinizi kapatarak bakmayınız.. Gerçeklerden gözlerinizi artık kaçırmayınız; biz, buradayız ve sizleri gözetliyoruz. Sizlere güvenmek için, müslüman kardeşliğinizin ciddiyetini merak ediyoruz. Bunu, somut olarak görmek istiyoruz.

Evet, seçtiğim konu ve yazımdaki asıl hedef Hamas değil, Kürtlere karşı ırkçılığa ve “İslam” kisvesindeki ikiyüzlülüğe dikkat çekmekti. Değer verdiğiniz İslami yön ise, artık uyanmanızı istiyorum; çünkü biz müslüman Kürtler, uyanmışız (belki örgütlü değiliz); ancak gerçek yüzünüzü sizlere de hatırlatacak kadar uyanık duruyoruz. Sizler de gerçek din kardeşlerimiz iseniz, siz de uyanınız da artık bize objektif bakın, diyorum.
Filistin saflarında şehit olan pek çok Kürt olmuştur; acaba orada şehit olan Türkler olmuş mudur?..

Yani Filistinli kardeşlerimize kızıyor veya onları kıskanıyor değilim; sizin çifte standart tutumunuza kızıyorum, anlamak istemediğiniz budur. Hedefi saptırmayınız lütfen..

Hamas’a olan eleştirim, sadece, kendi içindeki sorunlarını halletmeden, askeri ve siyasi olarak güçlerini birleştirememişken, askeri bir savaşa kapı açması, hem taktik, hem stratejik hataydı diyorum. Öyle de çıkmadı mı?.

Hamas için şunları demek istedim; El fetih ile birlikte iki başlı iktidar duruşunuzla, (karşılıklı olarak) Filistin halkının birliğini de bölüyorsunuz; acil çözüm bekleyen sorununuz bu olmalıdır. Bu da, El fetih ile demokratik, diplomatik ve siyasi diyaloglar yoluyla olmalıdır. El Fetih karşısında, Filistin halkını yanınıza çekmek için, silahlı propaganda mantığını benimsemeyin; yani İsrail ordusunu, kendi masum ve korumasız halkınızın üzerine saldırtacak yolu seçmeyin, diyorum. Bunu demekle, Filistin halkına karşıymışım gibi anlaşılmam ne kadar mantıklı olabilir ki?..

İlk yazımın ana tema’sı, Erdoğan’ın çifte standart tutumunu deşifre etmek olduğu için, bu yöne çok özet dokunmuştum; bunun tersine olacak bir yorumum da yoktur.. Sorun, okuyanın niyeti ve bakış açısı sorunudur, başka değil…

Sonuçta, El Fetih veya Hamas arasında bir tercih yapmak veya onları uzlaştırmaya zorlamak Filistin halkının önündeki bir görevdir. Oraya akıl vermek veya onların örgütlerini dizayn etmek,elbette ki bize düşmez. Bize düşen, bulunduğumuz yerde, yani TC sınırları içerisinde, Filistin davasına nasıl destek olabiliriz veya en azından onlara zarar vermekten kendimizi alıkoyabiliriz, olmalıdır. Başta gelen görevimiz de, İsrail ile stratejik askeri antlaşmaları iptal etmek; yani, hükümetimizden bunu talep etmemiz gerekir, diye düşünüyorum. Başbakan’dan bunu talep ettiniz mi; onu buna zorladınız mı? Sizler çaba sarf ettiniz de ben, size karşı mı geldim? Hayır, aksine, onun Davos’taki çıkışını abartarak onu, göklere çıkardınız; bense eleştirdim. Hangimiz yanlış yapıyoruz?

Yandaş olduğunuz partilerin veya egemen güçlerin her dediğini, üzerinde hiç düşünmeden ve sorgulamadan, alkış tutmak zorunda mısınız? TC’deki “İslami” kesimin, eğer Filistin halkına desteği olacaksa, onların aleyhindeki bütün antlaşmaların iptalini, kendi başbakanından istemek olması gerekmiyor muydu? Peki sizlerin yaptığı bu mu olmuştur? Hayır. Birini alternatifsiz görüyorsunuz diye, onun yanlışlarını hoş göremezsiniz..

Filistin ile "Kürdistan"; Arap ile Kürdü belli ki, benzer görmüyorsunuz; ancak bu, konuya tersten baktığınız içindir ki, bence yanlış değerlendiriyorsunuz. Vardığınız bu tespit ve teşhis, bana göre, ne İslâmidir, ne insanidir ve ne de vicdanidir. Bu şaşı bakışınız ve acımasız yorumlayışınızla gözümüzde, ileri sürdüğünüz İsrail’in tutumundan da beter bir konuma düşüyorsunuz, farkında değilsiniz belki. Neden mi?

Çünkü, TC’nin kuruluşundan bugüne değin, Kürtlere karşı oluşan ve gelişen, imha ve inkârcı resmi politikadan farklı bir alternatif olamadınız; sadece, onların dindar maskeli bir versiyonu olabildiniz. Birleştirici bir kardeşlik ve karşılıklı bir güven sağlamaktan uzak oldunuz hep.
Nasıl mı; birlikte karşılaştıralım:

İsrail devleti suni olarak oluşturuldu ve Müslümanların topraklarını işgal etmiş bir güçtür (mü) diyorsunuz. Türkiye’nin TC oluşu, çok mu daha eskidir; İsrail’in devlet oluşuyla kendi arasında, sadece çeyrek asırlık bir zaman dilimi vardır. TC , 29 Ekim 1923 yılında; İsrail 14 Mayıs 1948 yılında devlet ilan edildiler.

Özetle, 14 Mayıs 1948’de BM paylaşım planı uyarınca David Ben-Gurion tarafından İsrail Devleti’nin kuruluşu ilan edilmiştir. 24 saat sonra, Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak orduları saldırıya geçerek İsrail topraklarına girmişlerdir.

1949 yılının ilk aylarında BM nezdinde İsrail ile onunla savaşan Arap ülkelerinin her biri (belki Irak hariç) arasında doğrudan müzakereler düzenlenmiş ve bunların sonucunda bir ateşkes anlaşması imzalanmıştır. Ateşkes anlaşması uyarınca sahil şeridi, Celile ve tüm Necef, İsrail’e; Yehuda ve Samiriye (Barı Şeria) Ürdün’e; Gazze, Mısır yönetimine ve Kudüs’ün, Eski Şehrin de dahil olduğu doğu kısmı Ürdün’e; batısı da İsrail’e bırakılmıştır. İsrail'in, başından beri mahrum bırakılan Filistinliler ile olan gerginliği ise hala sürmektedir.

Yahudiler, Kenan diyarındaki Yakupoğullarıdır. Kenan Diyarı, günümüzdeki İsrail, Filistin ve Lübnan toprakları ile Ürdün, Mısır ve Suriye'nin kıyı kesimlerini kapsar. Yani Yahudiler ırksal olarak, Araplarla ırkdaş ve ülkesel olarak, onlarla hep sınırdaş olmuşlardır. Neden Araplar ile Yahudiler/İsrailoğulları, birbirlerini karşılıklı kabul edip, barış ve huzur içinde, aynı bölgede yan yana yaşamasınlar?!.. Bence, halklara bırakılırsa bu mümkündür; bu gerçekliğe karşı olanlar bu iki halkın dışındaki (bölgedeki ve bölge dışındaki belirli) çıkar güçleridir..

Dahası; İsrail Yahudilerden oluşuyor ve sizler, onları suni oluşmuş bir devlet/millet olarak niteliyorsunuz. Bu doğru bir gerekçe ise, peki, TC’yi sorgulamak, hiç aklınıza gelmiyor mu, ey ” Müslüman kardeşlerim”; TC, Anatolia’da 72,5 milletten asimilasyon ve süngü gücüyle “Türk” adıyla suni yeni bir millet halinde yaratılmadı mı? Bu yüce milleti “yaratan”ın, Yüce Atatürk olduğu söylenmiyor mu hep? Yani, “Tek dil, tek millet, tek devlet” sloganı hala bu zoru dayatma ve hatırlatmak değil de, nedir? Bu söylem, somut gerçeği ifade etseydi, ikide bir başbakan ağzından, hala tehdit uyarıları şeklinde niye meydanlarda bağırtılsın ki?. Buna bir itirazınız hiç oldu mu tarih boyunca? Hayır.

“İslamcı” sandığımız güçler, bu devleti oluşturan egemen güç, İttihat ve Terakki’nin sadece“dini biraz daha öne çıkaran koludur, o kadar; yoksa onlarla aynı şekilde devletçi ve aynı kararlılıkta Kürt karşıtıdırlar. Rejim dışı bir siyaset değildirler; çelişkileri sunidir ve halkları kandırmak ve onları daha kolay asimile etmek için, ırkçılığı mı, dini mi kullanalım, gibi suni bir çelişkiden ibarettir. Bu kollardan birinin, ırkçılığı öne çıkarması; diğerinin dini kisvedeki “milli”liği öne çıkarması sadece taktik düzeyinde bir farktan ibarettir.Daha önce neler vardı; ” Milli Türk Talebe Birliği “(MTTB), “Millî Görüş”, “Milli Nizam Partisi”, Milli Selamet Partisi” vs.. hepsi de “millî” ve elbette sadece Türk’ün milliliğini vurgulayan bir milli söylem olmuştur; Kürt, Çerkez, Laz, Arap, Azeri vb. halkların kimliklerini tanımak yerine, onları, Türk yapmak için kullanılmıştır. Yani, Türkleştiren bir millileştirme dayatılmıştır. Eleştiri olunca da, bazen, “biz, milli derken, millet-i İbrahim”i kast ediyoruz, demeleri sadece bir uyutma ve eleştiriyi geçiştirme taktiği olduğu inkâr edilemez bir gerçek olarak, yaşanarak görülmüştür.

Kısaca, İsrail, belki yeni bir devlettir; ama Yahudi milleti, tarihsel olarak, Araplar gibi bölgenin yerleşik halkıdır.

TC de yeni bir devlettir; ancak Türk milleti tarihsel olarak, Kürtler gibi bu bölgenin yerleşik bir halkı değildir; bölgedeki geçmişleri bin yılı doldurmazken; sorunlarını göremediğiniz (varlıklarını da ne yazık ki, o, çok karşı olduğunuz-kontrolü kimin elinde olsa da- sonuç olarak, PKK olayları sayesinde telâfuz etmeğe mecbur kaldığınız) Kürtler, Nuh tufanından beri bu bölgede yaşayan, yerleşik bir halk olduğu halde, bir türlü bu gerçekleri hazmedemediniz.

Şimdi siz “İslami” bir bakışla, kucağınızdaki Kürt sorununu görmezden gelip, ta dünyanın öteki ucundaki Müslümanların (sadece Filistin olayıyla sınırlı olmayan) sorunlarını tek önümüze koyduğunuzda, size öfkelenmeyelim de ne edelim; yaptığınız bize hakaret değil de nedir? Müslümanlık bu mudur; buna nasıl dindaş kardeşlik diyebiliriz, söyler misiniz?

Filistin’de katliam oluyorsa; "Kürdistan"da olmuyor mu?
Filistinlilere napalm bombaları yağdırıldı; Kürtlere yağdırılmadı mı; Cudi’de, Gabar’da, Kandil’de; napalm atılmadı mı, kimyasal silahlar kullanılmadı mı?
Filistinliler, kitlesel öldürülüyor da; Kürtler kitlesel öldürülmedi mi; Ağrı’da, Koçgiri’de, Dersim’de…
Zilan ve Munzur nehirleri Kürt kanıyla kırmızı akmadı mı? Bir de Saddam’ın Halepçe ve Tufeylî Kürt katliamları, vs. zamanında hiç değinmek istemediğiniz vahşetler vardır.. Binlerce Kürt bir anda imha edildiler.. Sizler sustunuz; Arafat bile, kendi saflarında, davası için şehit olmuş Kürtleri unutarak, bu konuda görüşlerini soran bir gazeteciye; “ben Arabım” diyerek Saddam’a arka çıktığını ima etmişti..

Şimdi sizler de ABD ile "Güney Kürdistan"ın çıkarları uyuştu diye, sırf Kürtler biraz egemenlik kazanıyorlar diye, onları ABD ile bir tutup ve kendi ülkenizin de bir NATO ülkesi olduğunu unutarak, Kürtlere “ ABD uşağı” diye saldırıyorsunuz. Gazze’yi bombalayan pilotların Konya’da eğitimden geçmiş olabileceğini unutarak, "Federal Kürdistan"a, hakaret anlamında “Küçük İsrail” demeği reva görüyorsunz. Böylesi “İslam kardeşliği”niz, düşmanın başına olsun!..

Kürt sorununun varlığını “terör”le örtbas edip durdunuz; şimdi Ergenekon davası gösteriyor ki, terörü yaratanlar, kutsal TC devletinin derin güçleridirler. Ama sizler, hala inatla gözlerinizi gerçeklere kapatıyorsanız, bu sizin “İslami” samimiyetiniz olabilir mi; yoksa doğanızın mayası olan ve kopmamakta ısrar ettiğiniz Türkçü ırkçılığınızdan mıdır? Hiç bu yanınızı sorguladınız mı? Ergenekon, PKK vb. “terör” ile ayrılık tohumlarını ekiyorlarsa; sizlerin, birleştirici ve güven sağlayıcı alternatifiniz hiç oldu mu ki? Hayır, hiçbir parti, grup veya cemaatın aklından bile geçmedi.. Bunu dile getirmiş olan, Bediüzzaman Said- i Nursî’yi bile tahrif ettiniz. Bu konuda devletten daha devletçi oldunuz, zulme alkış tuttunuz; yapılanlara dini kılıflar uydurdunuz.. “Devletimiz var olsun”,” milletimiz var olsun”,” askerlik peygamber ocağıdır” vb. asimile edici laflar ağzınızdan hiç düşmedi. Bir öz eleştiriye niyetiniz olabilir mi? Sanmıyorum.

Bütün Müslüman kardeştir,derken; Müslüman Kürt halkını da kendinize kardeş kabul ediyor musunuz ey Müslüman Türk kardeşlerim! Kendinizden emin misiniz; kardeşliğinizde ciddi misiniz?

Sizin iddianızda ciddi olmanız için; biz Kürtlerin de sizlerden emin olmamız gerekmiyor mu sizce? Bu güven ortamını sağlamak için ne yaptınız; halkımızı hep suçlamaktan başka?!

Ortada bir Filistin sorunu var ve sizler, bu konuda maşallah bülbül kesiliyorsunuz? (Ergenekon’dan icazetli olduğunuz için midir bu?) Ancak, daha derin ve daha ciddi duran Kürt sorununda neden sesiniz hiç çıkmıyor?( Ergenekon’dan icazet alamadığınız için midir?)

Peki ey dini bütün Müslüman Türk kardeşlerim, Ortadoğu’da 22.Arap devleti olarak, (var olan sorunlara rağmen) bir Filistin Devleti de kurulduğu halde, hala “Filistin hakları” diyerek susmuyorsunuz ve “Müslüman kardeşlik” adına ( belki halkımızı da o saflara sürmek adına) 22 devletli Arap milleti için hala bağırabiliyorsunuz da; neden, Ortadoğu’nun orta yerinde ve bir parçası da kollarınızın arasındaki mengenede mahpus olan; “İslam ümmetinin yetimi”,”Avukatsız halk Kürtler” in ülkesini aklınıza bile getiremiyorsunuz?! Neden; imanınız mı el vermiyor; yoksa Ergenekon mu henüz size ruhsat vermedi de ondan mıdır? Irak’taki parçasına bile tahammül edemiyorsunuz; kendi içinizdekilere nasıl doğru kardeşlik yapabileceksiniz ki? Hal bu ise; Müslüman Kürtler, size niçin ve ne diye inansınlar?!

Kürt sorununu, terörize ederek sorumluktan kurtulma bahanelerinize kendiniz iman ediyor musunuz? Bizi, kandıramadığınızı bilmenizi istiyorum ama!..

Görülüyor ki, yazımdaki hedefim, ne Filistin halkı, ne de Hamas’tır; bana dert olan, sizin İslam adına, bize karşı sergilediğiniz ikiyüzlü politikalarınızla, bizleri “saf” yerine koyan pişkin duruşunuzdur. Filistin uzağımızda ve bu yazılarımı, belki hiçbiri okumayacak; oysa biz, burada, biz bize Türkçe yazışarak muhatap oluyoruz. Filistin olayında olduğu gibi, içimizdeki sorunlara da objektif ve tutarlı olabilseydiniz, hiç dert etmeyecektim bile.

Filistin bu kadar uzağınızda ve Kürdistan elinizin dokunduğu yerdeyken, (çifte standart) ahlakınızı terk etmeniz daha İslami olmaz mıydı sizce?

Eğer ülkedeki “İslamcı” kanat, kendine düşen görevi, doğru üstlenseydi, bu ülkede, belki bu kadar “terör” estirilemezdi; toplumlarımız, doğru bir biçimde kaynaşarak, sorunsuz ve huzur içinde bir yaşamı çoktan yakalamış olurdu.

Milliyetçiler, milli yanımızı iğdiş ederken; İslamcılar da dini yanımızı iğdiş ederek, bizi, kimliğimizden etmek için, görev paylaşımı ve yarışına girdiler adeta. Umarım, Ergenekon olayları herkesin gözünü açar ve oluşacak açık, şeffaf ve demokratik ortam ile acılar son bulur. Ülkede barış, huzur ve gerçek bir kardeşlik gelişir.

Yorumlarımın, sağduyuyla ve üzerinde düşünülerek değerlendirilmesi umuduyla.
Selam ve sevgiyle..

M.Nazım GÜLER -01.03.2009

(*) NOT: Bu yazıdaki muhataplarım sitedeki üyelerimiz değildir; genel olarak, kamuoyuna hitap edilmektedir. Site dışından duyarlı kimi dostların da eleştirileri ve yorumlarına (değer vermek adına) cevap olması için ve ilk yazımdaki tespitlerime biraz daha açıklık katabilsin diye, bu ikinci yazıyı kaleme almak ihtiyacını duydum. Saygılarımla.. M.N.G.


Alıntı burada

Okumak isterseniz: Ortadoğu Barışı ve Donkişot Hamleler burada






Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/3/2009 · Kategori: 4-MEDYA

Taraflı Habercilik Örnekleri 2

Taraflı habercilik ve yandaş medya örneklerine devam ediyoruz. Bu seferki durağımız bir başka haber sitesi…

 

Önce olay nedir buna bakalım. Hatırlarsanız Bush, Irak ziyareti esnasında ayakkabılı bir protesto ile karşılaşmıştı. Iraklı bir gazeteci, ülkesini işgal eden Bush’a ayakkabısını atarak tepkisini göstermişti. Bu haber medyaya “ayakkabılı protesto”, “Bush’a ayakkabı atıldı” gibi başlıklarla ile haber olmuştu. Eğer bir haber salt haber ise yorum içermez ve olayı açıklar. Diğer yorum başlıklarını bu kategoriye dahil etmiyoruz.

 

Bir diğer olay ise galiba Çin’de yaşanmıştı. Çin de devlet başkanına da ayakkabılı bir protesto gerçekleştirilmişti. Bu da yine tarafsız ifadeler ile salt haber olarak sunulacaksa “Çin’de ayakkabılı protesto” ya da “başkana ayakkabı attılar” filan gibi bilgi içerikli manşetlere taşınmıştır.

 

Bunlar gayet doğal ve olması gereken habercilik örnekleri. Şimdi gelelim bizdeki duruma :))) Bizde ise şöyle bir durum yaşanmış; bir vatandaş, bakan Hüseyin Çelik’i protesto etmek istemiş ve modaya uyarak ayakkabıyı kullanmış. Olabilir, burada bir sorun yok, protestosuna katılırsınız katılmazsınız ama bu haber midir, haberdir. Peki bu haberi okuyucuya nasıl duyurursunuz?

 

“Bakan Çelik’e ayakkabılı protesto” şeklinde… Neden olmasın… Ya da;

 

“Hüseyin Çelik ayakkabıyla protesto edildi”   Bu da olabilir… Veya;

 

“Milli Eğitim Bakanına protesto”  Tamamdır… Yahut;

 

“Bakana ayakkabı atıldı” Eh bu da bir haber başlığıdır…


Bu şekilde uygun cümleler ile bakanın ayakkabı ile protesto edildiğini okuyucularınıza duyurursunuz… Bunlar olması gerekenlerdir, peki ya bizde ne olmuştur?

 

Hemen bakıyoruz ve manşeti okuyoruz:

 

“Hüseyin Çelik'e provokatif saldırı”

 

http://www.habervakti.com/?page=news_details&id=4873

 

Bir haber kuruluşu eğer “yandaş” değilse, eğer “yan kuruluş” değilse, eğer “taraflı” değilse okuyucusunu manipüle etmeye çalışmaz. Halbuki bu haber başlığına göre anlıyoruz ki; “Habervakti” sitesine göre Bakan Hüseyin Çelik’i protesto etmek provakatif bir eylemdir!

 

Habervakti haber sitesi bir taraftır ve iktidarın tarafındadır, Akp’nin yandaşıdır :))))))

 

Başbakan son zamanlarda sürekli bir yandan medya lafını diline dolayıp duruyor ve hatta kendisine muhalif olan gazetelerin evlere sokulmamasını bile isteyebiliyor. Demek ki bunları bildiğinden ve “yandaş” haberciliğin nemenem bir şey olduğundan böyle söyleyip duruyormuş :))))

 

O gazeteleri evinize sokmayın, çünküüüü “Kiler” aracılığı ile başbakan hangi gazetenin evinize gireceğine zaten kendisi karar verip, size bedavaya veriyor. O kadar, alın başbakanın Kiler aracılığı ile bedavaya evinize soktuğu “yandaş” gazeteleri ve bakın keyfinize :)))) size ne memleket meselelerinden, kömürünüzü dağıtırlar, buzdolabınızı verirler, tamam pırlanta şirketiniz olamaz, gemicik alamazsınız, başörtünüzle okuyamazsınız, babanız Pınarhisar cezaevindeyken Amerikalara business class uçamazsınız ama hükümetin sadakalarıyla geçinip gidersiniz. Başbakan nasıl olsa bu gidişle “Karun” olacaktır, eh karşılığına da sizlere sadaka olarak ödeyecektir canım, dert ettiğiniz şeylere bakın :)))))

 


Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

28/2/2009 · Kategori: 7-SiYASET ve GUNCEL HABERLER

29 mart Seçim Anketi

İşte seçim sonuçlarının merakla beklendiği şehirler... Sizce bu şehirlerde ipi hangi parti göğüsler?

Ankara, İstanbul, İzmir, Diyarbakır ve Tunceli

Acaba  Chp İzmir'i kaybeder mi? Tunceli'deki buzdolabı dağıtımlarının sonucunda Chp'nin kalesi Akp'ye yar olur mu? Mhp Ankara'yı kazanabilir mi? Diyarbakır'ı kim alacak, Dtp mi Akp mi?


Anket: Aşağıdaki belediyeleri kim kazanır?
İstanbul Akp
İstanbul Chp
Ankara Akp
Ankara Chp
Ankara Mhp
İzmir Chp
Diyarbakır Dtp
Diyarbakır Akp
Tunceli Chp
Tunceli Akp

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

28/2/2009 · Kategori: 6-SiiRLER

İkizim Gibisin

Bugünkü köşeyi kendime ayırıyorum ve güzel bir şiiri sizinle paylaşmak istiyorum

http://img24.imageshack.us/img24/8283/sertac140209.jpg


İkizim diyerek onore ediyorsun,
Sevgini yüreğime dostça seriyorsun.
Eşi deryalarda bulunmaz bir damlasın;
Sen de yüreğime ikizim geliyorsun.

Münevver 28.02.2009



Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

24/2/2009 · Kategori: 4-MEDYA

Taraflı Habercilik Örnekleri

Haber7’nin Ak Partinin yayın organı olduğu artık gizlenemez boyutlarda aşikâr olmuş bir şeydir. Ama hani bu kadarına da pes dedirten bir şeyle karşı karşıyayız yine :)))))

 

Biz şaşırmaktan bıktık, Haber7 taraftarlığından bıkmadı ya, buna da pes diyoruz :)))

 

Şimdi gelelim bahse konu olan olaya. Efendim Haber7’de, Bakan Hüseyin Çelik’in, başbakanın seçimlerde devlet imkânlarını kullanması ile ilgili bir açıklamasına yer verilmiş. Eh buraya kadar her şey son derece normal. Bakan Çelik bir açıklama yapmış, doğal olarak haber siteleri de bu açıklamayı yayınlayacaklardır. Biz bunu dilimize dolayacak değiliz. Ama işte dananın kuyruğu da zaten bundan sonra kopuyor :))) Şöyle ki; Haber7’de farklı başlıklı haberlere bakıyorsunuz ama o da nesi, hepsi de aynı açıklama değil mi?

 

Bu nasıl bir torpildir böyle, bu nasıl bir göze sokmadır böyle, bu nasıl bir, o haberi gözden kaçıran vatandaş olursa bu haberde yakalasın da açıklamayı görsün mantığıdır böyle anlayamadık ki…

 

Buyurun sizlere tek tek haberin başlıklarını ve linklerini sunuyoruz:

 

Bakan Çelik'den düz ayna istedi

 

http://www.haber7.com/haber/20090224/Bakan-Celikden-duz-ayna-istedi.php

 

Bu haberin yayı zamanı: 24 Şubat 2009 17:39

 

Hüseyin Çelik: Şahin gibi konuşmazdım

 

http://www.haber7.com/haber/20090224/Huseyin-Celik-Sahin-gibi-konusmazdim.php

 

Bu haberin yayın zamanı: 24 Şubat 2009 17:45

 

Bakan Çelik'ten medyaya düz ayna ricası

 

http://www.haber7.com/haber/20090224/Bakan-Celikten-medyaya-duz-ayna-ricasi.php

 

Bu haberin yayın zamanı:  24 Şubat 2009 18:01

 


Birbirine benzer başlıkları haberler arasında görüp de; hayırdır ne olmuş, bir olay mı var, vukuat nedir diye haberlere tıkladıkça karşıma çıkan haberlerin hepsi aynı açıklama oluyor.

 

Evet, taraflı haberciliğin bu kadarına da PES diyoruz… Hatta Haber7 vari bir üslubla “yuh” da diyebiliriz.

 

 

 


Kalıcı Bağlantı Yorum (3) Yorum yaz!

21/2/2009 · Kategori: 4-MEDYA

Türkiye'nin basortulu fasist islamci sorunu‏

Bazı haber sitelerinde yer alan sahibinin sesi gazetecilik örneklerinin yaşanması üzerine aşağıdaki yazı kaleme alınmıştır.


"Türkiye'nin Kürt sorunu yok, DTP sorunu var" derken sanırım başbakanın bizzat kendisinin Kürt sorunu olduğunu her zamanki üslubu ile bağıra çağıra söylemiş olduğunu unutmuş olmalısınız. Tabi üzerinden bir miktar zaman geçti, o da bir seçim zamanıydı ve Kürt seçmenin oyları için kotarılmış bir cümleydi, iyi biliriz.

Biz, seçim cümlesi olduğu ve "oy" hedefine bağlı nokta atışı olduğunu iyi bildiğimiz için unutmadık, sizlerin unutması doğaldır. Çünkü faşist islamcı kesimin tek sorunu yükselmek, ilelebet yükselmek, abad olmak üzerine kurulu olduğu için iktidara ne kadar yakın bir yazı yazabilirsem o kadar hayırdır zihniyetiyle olsa gerek DTP üzerinden Kürt halkını vurmaktan hiç çekinmezler...

Yazarımızın Kürt alerjisi o kadar derindir ki CHP'yi bile açılımları ile kendisine daha yakın varsayarak DTP'yi dışlayabilecek argümanlar aramaktadır. Doğrusu merak ediyorum, acaba HAMAS için de çocukları taş attırarak, ön saflara sürerek, panzerlerin ve askerlerin önüne bırakıyor gibi bir cümle kullanıyor musunuz? Yoksa her zamanki gibi militarizm ve milliyetçilik ayaklarının üzerine taht kurarark oturtmaya çalıştığınız ikiyüzlü islamcılık burada da devreye mi giriyor?

Bu satırların sahibi Kürt değildir fakat Kürt düşmanlığından başı dönmüş bir yazarın asla soramayacağı, dillendiremeyeceği ve hatta sessizce dahi düşünemeyeceği şu sorunun tam ortasından bakmaktadır meseleye.
"Niçin bir Kürt çocuğu eline taş alıp atmaktadır?"

İşte faşizm maskeli islamcılar milliyetçiliklerinden sıyrılıp bu gerçekle yüzleşemedikleri sürece bu ülkede KÜRT sorunu vardır, çünkü KÜRT halkı bu sorunun adını KÜRT sorunu olarak koymuştur. KÜRT demenin yasak olduğu bir coğrafyada, KÜRT sorunu diyebilmek bile KÜRT halkı için özgürlüge doğru yakılmış bir meşaledir!


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

21/2/2009 ·

Haber7'nin sansürlediği haber

BEKAROĞLU' na sansür




Mehmet Bekaroğlu’na HABER7.COM tarafından sansür uygulandı

 

Yaklaşık bir hafta önce Saadet Partisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adayı Prof. Dr. Mehmet BEKAROĞLU ile Haber7.comeditörlerince bir röportaj gerçekleştirilmişti.  

 

Bu röportaj Haber7.com sitesinde iki-üç saat yayımda kaldı.

Okuyucular tarafından büyük ilgi gördü.

Kısa sürede çok okunanlar - yorumlananlar listesine girdi.

Bu röportaj Haber7.com sitesinde iki-üç saat yayımda kaldıktan sonra okuyucularında  anlam veremediği bir  şekilde yayımdan kaldırıldı
 
Daha sonra aldığımız duyumlara göre bu röportaj üst düzey yöneticilerin baskıları sonucunda hemen yayından kaldırılmış.

 

Çok ilgi gören bu röportajı sizlerle paylaşmak istedik.  İşte o sansürlenen röportaj…

 
__________________________________________________________________ 
 
Bekaroğlu Haber7'ye konuştu
14.02.2009
 
Saadet Partisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Bekaroğlu, sosyal sorumluluk ilkesini hatırlattı ve çarpıcı açıklamalarda bulundu.
 
“Başörtülüler jipe binemez” diye bir açıklama yaptınız. Özellikle İslami kesimden size dair çok ağır eleştiriler geldi Haber7.com’a. Soğukta durakta yanında çocuğu ile bekleyen başörtülü bir kadın ile önünden süratle geçen jipi süren başörtülü kadın fotoğrafını örnek verip, değişimden bahsettiniz. Nasıl bir değişim bu?

Başörtüsü üzerinde örnekler veriyorum. Başörtülü bacılarımız kusura bakmasın. Onlarla ilgili bir şey değil. Başörtüsü bizler için çok zor bir mücadelenin simgesi. Bu konu tamamen iffetle, mağduriyetle, mazlumiyetle ilgili. Hele 28 Şubat’ın mağduriyetinin yaşandığı o günleri düşünün. Hala daha yaşayan insanlar var. Aynı anda iki şey birden yaşanıyor. Gerçekten mağduriyetin, mazlumiyetin, itilmişliğin, ezilmişliğin simgesi olan başörtüsünü takan bir kadın ve teşhirciliğin simgesi olan jipte. Ben jipe binmek haramdır demiyorum… Ama ahlaki ve etik değil. Bu resim derin ve vicdani bir çukur açıyor.

28 Şubat’taki horlanma, dışlanma ile değişime uğrayan başörtülüler bu çukuru açanlar mı çukurun için düşenler mi?

Düşenler… 28 Şubat’ta baskılar çok yaygınlaştı. Belki toplayıp hapishanelere koymadılar insanları, işkence tezgâhlarından geçirmediler, solculara daha önceden yaptıkları gibi. Ama sürekli bir kayaya su damlası misali, her gün her gün aynı yoğunlukta baskılar geldi. Panik havası oluştu. “Elimizdeki bütün kazanımları kaybedeceğiz” korkusu yaşandı.

Nasıl kazanımlar, maddi mi manevi mi?

İkisi de. kişisel  ve gurup olarak elde edilen kazanımlar. Çok partili anlayışa geçtikten sonra elde edilen, Kuran kursundan imam hatiplere, yurttan kişisel olarak elde edilen mevki ve makamlara kadar… Bunlar birleşince büyük bir paniğe yol açtı. Manavından tutun üniversitedeki asistanına kadar fişlendi. Korkular oluştu. Başörtüsü özgürlüğü için imza toplayanlar, eylem yapanlar işlerinden oldu…

İslamcılar bir anlamda değişime zorlandı yani…

Evet. Tam o anda, “Bir yolu var. Siz değişirseniz, gelişirseniz” denildi.  Hep demokrasi üzerinden vize gösterildi. Ama hiç kimse “demokrat olun” falan demedi. Herkes “modern olun” dedi. Partiye de demokrat olun denmiyordu. “Yaşam tarzınızı, biçiminizi değiştirin. Bize uyun” denildi.

Başörtüsünü açsa problem olmayacak mıydı?

Olmazdı. “Başörtünüzü açmadan bizim gibi yaşayın” denildi çünkü. Mesele buydu. Açsa problem değil. Zaten sembol olmaktan çıkar. O zaman ‘bizden’ mücadelemizden ayrılır. Ama hem başörtüsü takarak hem de ‘bizdenmiş’ gibi yaşaması, jipe binmesi… 28 Şubat’tan ve 2002’den olan budur. Başörtüsü kaldı. Çıkarmadı ama onlar gibi yaşamaya başladı. Bununla birlikte açık haramları da yapmıyoruz. İçki içmiyoruz. Zinadan uzağız. Orucumuzu tutuyoruz. Hacca, umreye gidiyoruz. Eve tabi bunlar 2 bin dolarlık haclar değil ama gidiliyor. Hiçbir şey ihmal edilmiyor. Fakat bana göre dinin, namaz ve oruç kadar, hatta topluma taalluk ettiği için daha da önemli şartları var. Onlar ihmal ediliyor. 

Nedir bu şartlar?

Mehmet Bekaroğlu Haber7 RöportajıMesela adalet… Yanınızda çalışan insanın hakkını kendisine teslim etmek. İşçisinin maaşını piyasaya göre veriyor. Adalet ilkesine göre belirlemiyor. İsraf… Müslüman olmayan zengin de aynı yollarla, banka faizi, yatırım şu bu gibi yollarla para kazanıyor. Bir Müslüman da namazını kılıyor. İbadetlerini yapıyor. Ama o da beş yıldızlı otelde kalıyor. İçki yok. Yüzdüğü havuz ayrı ayrı vesaire… Ama diğer taraftan israf… Alabildiğine var. Açık büfelerde yemekler kırk çeşit. Tıksırıncaya kadar yiyorlar. Kolalarını içiyorlar. Akşam uzanıp televizyon izlerken Filistin’den manzaraları görüyor. Affedersiniz tam de “geğirirken” internetten EFT ile 100 dolar yardım yapıyor. Sonra da rahatlayıp yatıyor.  Olay budur. Bu başörtüsü açmaktan da çok daha tehlikeli vahim bir şey. Çünkü bu vicdanları götürüyor. Değiştiriyor. Bozuyor. Başörtüsü bugün takmaz yarın takar. Namazı ihmal eder. Kaza yapar. Birleştirir kılar. Kılmaz. Ayrı bir şey. Ama bu toplumu kaydırıyor. İsraf ve adalet. Dinin temelleri.

Buradan şu anlam da çıkıyor. Başörtüsünü açmaya gerek yok. İsraf ve adaletsizlik olmak geri dönüp, namazı da, orucu da, başörtüsünü de götür…

Kesinlikle. Bir süreç içinde onları da alıp götürecek. Hepsinden yoksun olacak. Öbürlerinin yaşam tarzını “yeşilimsi bir şekilde” üretiyoruz. Bu hem hiçbir şey yapamamak ve medeniyet iddiandan vazgeçmektir. Hem de dinin özünü, asıl içeriğini bozmaktır. Büyüklenmek var işin içinde. Diğerlerini farklı görmek var. Kibirlenmek var. İsraf var. Adalet duygusunu kaybetmek var. Vicdan duygusunu yitirmek var. O nedenle Kitabımız ve Peygamber Efendimiz diyor ki “ Aranızda bir grup olsun. Tereddüt edebilirsiniz. Şaşırabilirsiniz. Onlar sizi uyarsınlar. Aranızda bir vicdan olsun sizi uyarsın.”

Bu vicdan da Saadet Partisi mi olacak?

Evet bu ülkenin, dünyanın tüm insanlığın vicdanı Saadet Partisi'dir. Saadet Partisi büyümeli. İktidarı denetlemeli. Muhalefetin olmaması, bu arkadaşların içeriden doğru şekilde eleştirilmesi lazım…

Örnekleri jipe binen başörtüler üzerinden verdiniz hep. Bununla birlikte başörtüler dahil çok kişi de jip var. Size karşı tavır alabilirler. Böyle bir çekingeniz yok mu?

Onlardan oy istemiyorum. Erkek ya da kadın, başörtülü fark etmez. Jipe binen bana oy vermesin. Sadece bu kadar söylüyorum…

Buradan alıntı

 

 


Yorum (yok) Yorum yaz!

20/2/2009 · Kategori: 4-MEDYA

Akif Beki'den Erdoğan'a Diyarbakır için bir şiir öneris



Akif Beki'den Erdoğan'a Diyarbakır için bir şiir önerisi



Erdoğan’a Diyarbakır için Üstad Sezai Karakoç’un şiirini öneren Akif Beki ilginç bir ironiye imza attı :)))

 

Bir dönem başbakanın danışmanlığını da yapmış olan Beki’nin bu garip önerisi dikkat çekiciydi.  Güneyli Çocuk isimli şiiri öneren Beki, şiir içinde geçen KARAYILAN ifadesinin Diyarbakır meydanında nasıl bir tepkiye yol açacağını hesap etmiş miydi bilemeyiz. Yoksa başbakan danışmanlığı yapmış Beki, bu ironinin farkında bile değil midir?

 

“Ben güneyli çocuk, seni süt içmeye çağırıyorum parmaklarımdan kara yılan” mısraları Murat Karayılan’a bir jest midir, test midir? Karayılan adının Diyarbakır halkı nezdinde oluşturacağı infial ne olacaktır? Akif Beki bunları düşünerek mi bu şiiri önermiştir, yoksa bir zamanların danışmanı, bu detayların farkında bile değil midir, merak etmiyor değiliz :)))))) 


Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki ::